Çocuk Kitaplarımız

Strabon

Blog

Oca15

Yaşar Kemal’in Kaleminden Halet Çambel

 |  Kategori: Arkeoloji ve Sanat Haberleri  |  Yorum: 0 yorum

etiketler  arkeologçukurovaedebiyathalet çambelhitittoroslaryaşar kemal

Yaşar Kemal’in Kaleminden Halet Çambel

 

 By  on 14 Ocak 2016

12 Ocak 2014’te vefat eden Halet Çambel’in aramızdan ayrılışının ardından 2 yıl geçti. 98 yıllık ömründe yaptıkları ne Türkiye sınırlarına sığdırılabilir ne de sadece arkeoloji içerisinde değerlendirilebilir. Çünkü bilime, sanata, kültüre, halka, Anadolu’ya ve tüm evrensel değerlere kendini adamış bir kişiliktir Çambel. 20 yaşında eskrim sporcusu olarak katıldığı Berlin Olimpiyatları’nda Hitler’le tanışmayı ve elini sıkmayı reddeden dürüst, erdemli duruşu çok uzun yıllar sonra kültür miraslarının korunması adına devam etmişti. Müzikten spora, Anadolu’daki bir köy okulundan bir küçük kız çocuğuna, mimariye, edebiyata… Her şeyden öte yıllar içerisinde yetiştirdiği binlerce insana kadar bu topraklardaki her ‘’taşın’’ altında Halet Hoca’nın bir izine rastlamaktayız.
Çok daha fazla şey yazılabilir elbette fakat 2011 yılında kaleme aldığı yazıda Yaşar Kemal bile ‘’Halet Çambel’i anlatmak zordur.’’ diye başlıyorsa, ne söylesek zaten eksik kalacaktır diyerek Yaşar Kemal’in Halet Çambel’i anlattığı yazıyı sunuyoruz.
Halet Çambel’i ve Yaşar Kemal’i saygıyla anıyoruz.
Yaşar Kemal'in Kaleminden Halet Çambel
“Halet Çambel’i anlatmak zordur. Onu derinlemesine anlamak zaman ister. Ben onu biliyordum. Kim olduğunu Arif Dino’dan öğrenmiştim. Halet Çambel, Nazım Hikmet’in, onunla birlikte şiir kitapları yazdığı genç bir şairle evlenmişti. Genç şair Nazım Hikmet’le hapishanedeydi.
Halet, Toroslarda bir Hitit kalesi bulmuştu. O kaleyi ona bizim ilkokul öğretmenimiz Ekrem Bey göstermişti. Halet atına binip Kadirli’ye gelip gidiyordu. Bir keresinde karşılaştık, atını tuttu bana bankayı sordu. Önüne düşüp onu bankaya götürdüm. Atını bağlayacak yer uzaktı, atı ben tuttum. Biraz sonra döndü, atı aldı çekmeye başladı.
“Sen burada ne yapıyorsun?” dedi.
“Öğretmen vekilliği yaptım Bahçe köyünde, sizin Hitit’e çok yakın, o yere düşmüş rüzgar heykeli mi ne, oralarda öğrencilerimle çiğdem soğanı çıkarıyor, Cumartesi Pazar çiğdem soğanını sütle pişiriyor, öğrencilerimle yiyoruz. Böylelikle öğrencilerim hastalanmıyor.”
“Başka?”
“Başka şiir, hikaye, roman yazarım”
“Başka?”
“Ağıtlar, destanlar, Karacaoğlan, Dadaloğlu toplarım. Arif Beyle, Abidin Beyle çalışmalarımı çok severim. Onlar sizi de, kocanızı da çok severler. Nazım Hikmet’le kocanızın birlikte yazdığı kitabı Abidin Bey verdi bana.”
“Ne yaptın sen?”
“Okudum, kimseye de göstermedim. Öyle kitapları bizim evde saklamam, komşuda saklanır.”
Tek başına atın üstünde gidip gelmesi o kadar iyi değildir, başına bir bela gelir. O kasabaya hiç olmazsa bir kişiyle gidip gelmeli. Böyle düşünerek onunla ben de, o atlı ben yaya dağa yürürdük. Biraz gittikten sonra o attan indi, atı bana verdi.
“Ata birazda sen bin” dedi.
“Ben binmem” dedim.
“Öyleyse ben de ata binmem” dedi. At, ben, o yürümeye başladık. Epeyce yürüdük.
“Ben yürümeyi çok severim, sen ata bin”
“Binemem”
“Bineceksin”
“Ben ata binecek olsam bizim evdeki taya biner seninle gelirdim. Çok güzel bir taydır. Sen ata binmezsen ben buradan kendi köyüme giderim. Kendi köyüme gitmesem de, öğretmenlik yaptığım Bahçe köyüne yarım saatte giderim.”
Ben böyle konuşunca atladı ata bindi, “haydi yürü bakalım” dedi. Atı eşkin sürdü bana baktı, ben de at gibi eşkin gidiyordum.
“Anladım. Atın başını çekerek yürüyüşü seviyor musun?”
“Seviyorum” dedim. “Şu koca Toros dağlarında gitmedik yer, görmedik ter koymadım. Kadınlardan ağıtlar, aşıklardan destanlar, türküler, masallar topladım. Yürüyerek de yazacağım şiirleri, hikayeleri düşündüm, ezberledim, işte böyle…”
Çok çabuk vardık surların ötesine. Belki de saray surlarıydı bu surlar.
Halet gülerek, “İş bittikten sonra burada bir saray göreceksiniz” dedi. Bin pınarlı Toroslarda saray olmaz da ne olur. İnsanlar gelip de burayı mekan edince saray kurmaz da ne yapar.
Bundan sonra ben çok geldim gittim. Gittikçe ortaya çıkıyordu saray, Toroslara yakışırcasına. Sonradan rüzgar heykelini de ayağa kaldırdı. Halet sevinç içindeydi, Toroslara uygun bir yeni dünya bulmuştu.
Halet büyük bir ailedendi. Soyunda sadrazamlar vardı. Babası Kurtuluş Savaşı’na katılmış, büyük elçilik yapmış, Avrupa’da çok kalmıştı. Halet, Avrupa’da okumuştu da, İstanbul dilini de en güzel konuşanlardandı.
Birkaç zaman sonra bir baktım Halet’in dili değişmiş, Halet Toros, Çukurova diliyle konuşuyordu. Sanki Torosların bir köyünde doğmuş büyümüş. Bir de baktım ki Halet bütün köylüleri Halet ablası olmuş. Durumu bozulan, başı belada olan kadınlar geliyorlar. O bölgenin en iyi insanı, en güvenilen insanı, en sevilen insanı.
Arkeolojide hep toprak altına bakıyorlar. Bunun bir de üstü var. Genellikle arkeologlar toprakların üstlerini görmüyorlar. Halet toprağın üstünü bir insanın gücü yettiği kadar öğrendi, sevdi. Dünyayı anlamak, sevmek nasıl olmalıdır, öğrenmek isteyene onu da öğretti.
Selçuklulardan bu yana kilim, halı bütün halkın işidir. Nasıl ekin ekiyorlarsa, koyunlara, keçilere, ineklere nasıl bakıyorlarsa kilime de halıya da böyle. Orta Asya’dan gelen Türkmenler kilimlerini de, halılarını da birlikte getirdiler. Kadın ustalar boyalarını da birlikte getirmişlerdi. Cumhuriyete kadar kadınlar kök boyalarını yapıyorlardı. Kendi kök boyalarını yapmayan kadınlar kök boyalarını o işin ustalarında alırlardı.
Anilin boyalar az bir zamanda çabucak dökülür, kök boyalarsa sonuna kadar solmaz. Selçuklulardan kalan kilimler parça parça olsa da solmaz. Bunun için İran anilin boyayı yasaklamıştır. Bizde de Doğu Anadolu’da kadınlar sici denilen otu bulmuşlar. Bu ot uzunca sarı bir ottur. Bu sarı otu önce kazanda kaynatırlar, suyun içinde belli belirsiz bir sarı kalır. O kazana anilin boyayla boyanmış yünleri teker teker atarlar. Bu yünlerle dokunmuş kilimler, halılar da hiç solmaz.
Hitit sarayının karşısında Ceyhan’ın öte yanında Humarlı diye bir köy var, kıyısında da bir arslan heykeli. O arslan heykelini görmeye Ceyhan’ı yüzerek karşıya gittim. Humarlı’ya öğretmenlik yaptığım yıllarda orada bir aşığı görmeye birkaç kez gitmiştim. Bizim oralarda köylerin adı değişiyor, Humarlı’nın adı şimdi ne bilmiyorum. Orada da birkaç yaşlı kadın kilim dokuyordu, bunu gördüm. O bölgedeki köylerde kilim dokuyanlar vardı.
Eskiden her evde birkaç kadın kilim, halı dokurdu. Cığcık köyünde aşağı yukarı her kız her kadın kilim dokurdu. Cığcıklılar anilin boya da kullanmazlar, kök boyalarını kendileri yaparlardı. Bir onların kilimlerinin nakışları Türkmen nakışları değildi. Onların yepyeni nakışları dillere destandı. Onların nakışları nerden geliyor kimse bilemiyordu.
Yıllar sonra İstanbul’da bir kilim sergisi gördüm, Beyoğlu’nda. Ben kilim meraklısıydım. Beyoğlu’na geldim gittim, geldi geldi gittim. Bu kilimler kök boya kilimlerdi. Bu nereden çıkıyor onu da öğrendim. Bu da Halet Çambel’in eseriydi.
Yer altını güne çıkarmak Halet’in büyük hüneriydi. Yer üstündeki insanlar da ondan yepyeni bir dünya öğreniyordu. Okuldan kaçan, gönderilmeyen kızları okula gönderiyordu. Halkın içinde o bir büyüydü.
Kadirli’ye geldiği zaman beni aradı, onu buldum. Kadirli’de park gibi bir bahçe vardı.
“Haydi orada oturalım, konuşalım”. Dedi.
Parka gittik.
“Biliyor musun”, dedi, “Nail hapishaneden çıktı.”
“Biliyorum” dedim.
“Nereden biliyorsun?”
“Biliyordum. Onun hapishaneye girdiği günleri de biliyordum ya kimseye söylemiyordum. Sana da söylemedim.”
“Nereden biliyorsun?”
“Arif Dino söyledi”
Gülerek “Amma bela adammışsın” dedi. “Hani bana hikaye okuyacaktın”
O günlerde ‘Beyaz Pantolon’u yazmıştım, okudum. Güzelce dinledi, sevindim.
“Çok güzel” dedi. “Kimseye okudun mu?”
“Okumadım”
“Arif Beye, Naile okusana”
“Sonra, ötekileri yazınca okuyacağım”.
“Ne bala çocuksun sen” dedi. “Nail’in hapsini de bana söylememiştin” ”
Yaşar KEMAL
18 Ağustos 2011

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için