Blog

Şuu2

İnsanlar Ateşi İzlemeyi Neden Sever?

Kategori: Arkeoloji ve Sanat Haberleri  |  Yorum: 0 yorum

etiketler  AteşHomo ErectusHomo SapiensNeandertalPişirmeSosyallik



İnsanlar Ateşi İzlemeyi Neden Sever?

Bir kamp ateşinin etrafında durup renklerine ve şekillerine dalmaktan, sıcaklığını teninde hissetmekten, çıtırtılarını ve uğultusunu duymaktan, dumanın tuhaf biçimde rahatlatıcı kokusunu içine çekmekten daha büyük keyif az.

 

Erman Ertuğrul - www.arkeofili.com

 

Ateş izlemek, insanlarda neredeyse evrensel sayılabilecek bir haz. Kamp ateşi etrafında toplanınca mutlu olmayan insan çok az.

 

İnsanlar binlerce yıl sonra bile neden hâlâ ateşe ilgi duyuyor? C: Wikimedia Commons

Bir kamp ateşinin etrafında durup renklerine ve şekillerine dalmaktan, sıcaklığını teninde hissetmekten, çıtırtılarını ve uğultusunu duymaktan, dumanın tuhaf biçimde rahatlatıcı kokusunu içine çekmekten daha büyük keyif az.

İlk bakışta alevleri sevmemiz kolayca açıklanır gibi görünür: ateş = sıcaklık ve yiyecek. Ama daha derine indiğinizde, bu bağın sadece temel hayvani içgüdülerimizi tatmin etmenin çok ötesine geçtiğini fark edersiniz.

Ateş, rahatlatır

Christopher D. Lynn, Alabama Üniversitesi’nde Antropoloji Profesörü ve insanların kamp ateşleriyle kurduğu biyokültürel ilişkiyi yakından inceleyen bir araştırmacı. 2014’te, kamp ve ocak ateşlerinin insanları fizyolojik düzeyde rahatlatıp rahatlatmadığını araştıran bir çalışmaya öncülük etti. Soru kulağa bariz gelebilir ama bu araştırma, konuyu bilimsel olarak incelemeye yönelik ilk girişimlerden biriydi.

Lynn, “O çalışmayı aslında ‘ateş rahatlatır’ diye ortalıkta konuşan insanların alıntılayabileceği ampirik bir veri ortaya koymak için yaptım” diyor.

“Hep şaka yaparım: Uzmanlık alanım, zaten yaygın biçimde bilinen ve kabul edilen şeyleri destekleyecek ampirik veri sağlamak.”

Sonuçlar tahmin edeceğiniz gibiydi: doğal sesleriyle birlikte hoş bir kamp ateşini izleyen insanların kan basıncı belirgin biçimde düştü; yani ateşin varlığı onları gerçekten sakinleştiriyordu.

Deney daha ince ayrıntıları da ortaya çıkardı. Katılımcılar, alevleri ses olmadan yalnızca görsel olarak izlediklerinde, ateşin rahatlatıcı etkisi anlamlı ölçüde azalıyordu. Bu da sesin, ateşin “içine çeken” niteliğinin önemli bir parçası olduğunu düşündürüyor.

İlginç biçimde, işbirliğine ve sosyal davranışa yatkınlık (prososyallik) gibi kişilik özelliklerinde daha yüksek puan alan katılımcılar, ateş uyaranına daha güçlü bir rahatlama tepkisi veriyordu. Lynn’e göre bu, alevlere duyduğumuz hayranlığın derin bir sosyal boyutu olabileceğini gösteriyor.

Ateşi kim yaktı?

Bazı araştırmacılar, Homo sapiens’in uzun süre yaşamış ve soyu tükenmiş bir akrabası olan Homo erectus’un ateşi 1 milyon yıl kadar erken bir tarihte kontrol ediyor olabileceğini öne sürüyor. Buna kanıt olarak Güney Afrika’daki Wonderwerk Mağarası’nda bulunan odun külünün mikroskobik izleri gösteriliyor.

Daha temkinli değerlendirmeler ise bunu 700.000 yıl civarına yerleştiriyor. Yakın tarihli çalışmalar, ateş yakmanın en erken kanıtlarını ise yaklaşık 400.000 yıl öncesine tarihlendiriyor. Her hâlükârda bu, bizim türümüz Homo sapiens’in yaklaşık 200.000 ila 300.000 yıl önce evrimleşmesinden çok daha önceydi.

Geçmiş 1 milyon yıl içindeki bu zaman aralığı, insan cinsi (Homo) evriminde hayati bir bölüm. Yaklaşık 800.000 ile 200.000 yıl arasında hominin beyinleri hızlı biçimde büyüdü ve daha karmaşık davranışlara alan açtı. Bazı bilim insanları, bu evrim döneminin aynı zamanda alevleri “ehlileştirmeye” başladığımız dönem olmasıyla tesadüfen çakışmadığını düşünüyor.

Lynn, “Eğer ateşi kontrol edecekseniz, ortada bir tür iletişim olduğunu varsaymak gerekir. Bu, dilin geliştiğini; yürütücü kontrolü kolaylaştıracak prefrontal korteks gelişimini; kısa ve uzun süreli hafızayı varsayar” diyor.

“Bu, tek bir kişinin tek başına yönetemeyeceği kadar sofistike bir teknoloji.”

Daha büyük beyinlerimiz ateşi evcilleştirmemizi mümkün kılmış olabilir; ama alevler de potansiyelimizin daha fazla kısmını açığa çıkarmış olabilir. Ateş, yiyecekleri pişirmeyi sağladı; bu da çiğnemeyi ve sindirmeyi kolaylaştırarak beyinlerimizi besleyecek daha fazla kalori ve besin maddesinin “kilidini açtı”. Aynı zamanda ateş, günün saatlerini uzattı; sosyalleşmek ve fikir alışverişinde bulunmak için daha fazla zaman yarattı.

Lynn, “Ateşin prososyalliği etkileyip etkilemediğini; insanları bir araya getirip sakinleştirerek fikir alışverişinin mümkün olduğu bir bağlam yaratıp yaratmadığını anlamaya çalışıyoruz” diye açıklıyor.

“Akşam ateşinin etrafında oturuyorsanız ve başka her yer karanlıksa, gizlice sıvışıp kendi başınıza bir şeyler yapmak gerçekten zor. Sonuçta oynayacakları bir iPhone yok, değil mi? Bu yüzden daha büyük olasılıkla aydınlanan ortak alanda oturup gündüzden kalan işleri sürdürürler: çakmaktaşı yontmak, çömlek yapmak, her neyse.”

“Bu, insanların sirkadiyen ritimlerinin de sakinleşmeye başladığı bir zamanda günü uzatıyor.”

Bu bakış açısıyla ateş, bizi gerçekten sosyal varlıklara dönüştüren bir katalizör gibi düşünülebilir. Kamp ateşi etrafında oturmak bizi rahatlatır; daha derin ilişkiler kurmayı ve zihnimizi bir anlamda “genişletmeyi” kolaylaştırır.

Bazı araştırmacılar bu fikri daha da ileri taşıdı. Sosyolog James McClenon, Homo erectus’un kamp ateşini izlemenin hipnotik etkisiyle değişmiş bilinç hâllerine girmiş olabileceğini savunuyor. Ona göre bu, şamanizmin, maneviyatın ve dinin kökeni olabilir.

Lynn bu hipotezin çekici olduğunu düşünüyor, fakat bunun muhtemelen hikâyenin yalnızca bir parçası olduğuna inanıyor:

“Tam bir şüpheci değilim… Bunun davranışların bir mozaiğinin parçası olduğunu düşünüyorum. Gelişen sadece din değil; sosyal hayat, dil, işbirliği… İnsanların ilgisini çeken güzel bir hikâye ama bence bundan daha fazlası var” diyor.

Ateşin yerini başka bir şey alır mı?

Modern çağda pek az insan, gününü küçük bir grup güvendiği sevdiği insanla çevrili halde, huzurlu bir alev gösterisine dalıp bakarak bitirdiğini söyleyebilir. Ancak teknoloji, benzer bir etkiyi yakalamanın başka bir yolunu yaratmış olabilir: televizyon.

Televizyon çoğu zaman “asosyal”, sağlıksız, beynimizi çürüten ve bizi kültürsüz koltuk patateslerine çeviren bir alışkanlık diye küçümsenir. Elbette günde sekiz saat boyunca eski sit-com bölümlerini izlemek, sizi iyi hissettirecek bir şey değil. Yine de belki televizyonun toplumsal (prososyal) özelliklerine karşı fazla haksızlık ediyoruz. Kamp ateşi etrafında toplanmak gibi, televizyon izlemek de hikâye anlatımını, ilgi çekici görselleri ve sevdiklerinizle birlikte gevşeyip dinlenmek için ayrılan zamanı içeriyor.

Lynn, “Ateşi televizyona benzer bir şey olarak düşünmeye başladım. Titreşen ışıklar, ses… Mesele mutlaka ateşin kendisi değil; içine çekicilik düzeyi. Görsel duyumuz birincil duyumuz olduğu için yakalaması en kolay olan da o” diyor.

Daha yakın zamanlarda, bir zamanlar neredeyse kutsal sayılan televizyon kurumu bile güvende değil. Yakınlarınızla birlikte televizyon programı izleme gibi kolektif ritüel, sosyal medyanın ve aşırı kişiselleştirilmiş yayın platformlarının durdurulamaz yükselişi karşısında yavaş yavaş yok oluyor.

Sosyal medya bize yüzeysel bir “topluluk” ve “sosyallik” izlenimi veriyor; beynimiz bu yanılsama tarafından kolayca kandırılıyor ve akıllı telefonun parıltısına her baktığımızda bir doz serotonin salgılıyor. Ama bu, etkileşim iştahımızı asla gerçekten doyurmuyor; üstelik ateşin rahatlatıcı estetiğine de sahip değil. Sosyal dürtülerimizi tatmin etmek bir yana, son araştırmalar sosyal medyanın çoğu zaman bizi yalnız ve dünyadan kopuk hissettirebildiğine güçlü biçimde işaret ediyor.

Eğer arkadaşlarınızla ya da ailenizle kanepede film izlemek, antik kamp ateşinin modern bir paraleliyse; belki de telefonda sonsuz kaydırma yapmak, tek başına plastik bir çakmağa bakmanın psikolojik ve ruhsal eşdeğeridir.


IFL Science. 29 Ocak 2026.

 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için