Çocuk Kitaplarımız

Strabon

Blog

Ağu13

3200 Yıl Önce Yaşanan Küresel Ekonomik Çöküş ve Troya’nın Düşüşü

 |  Kategori: Arkeoloji ve Sanat Haberleri  |  Yorum: 2 yorum

etiketler  bronz çağıdeniz kavimleriçöküşekonomiekonomik krizgöçgöçmenhomerosiklimsavaşticaretTroyaTruvayağma

3200 Yıl Önce Yaşanan Küresel Ekonomik Çöküş ve Troya’nın Düşüşü...

Yazar:  Tarih: 11 Ağustos 2018

Antik Yunan ordusu tarafından Troya kentinin çöküşü ve yağmalanması 3.000 yıldır anlatılan bir hikaye, ancak 21. yüzyıl için ders verir nitelikte daha geniş bir küresel çöküşün ipuçlarını içeriyor.

Bronz çağ Troya’sı, Karadeniz’e giren ve çıkan gemilerden vergi tahsil ediyordu. F: Getty Images

MÖ 1300 yıllarında, Bronz çağın doruk noktasında, Mısır’ın büyük güçleri, Türkiye’nin merkezinde Hititler, Antik Yunanlar, Babiller ve Ortadoğu şehir devletleri, Akdeniz’in her yerine uzanan tüm tüccarlara güvenmiş gözüküyordu.

Çanakkale Boğazı’nın ağzında, Türkiye’nin kuzeybatı kıyısındaki surlu şehir Troya’dan daha fazlası yoktu. Gemiler, buradan Marmara Denizi ve Karadeniz’e doğru gidebilmek için uygun rüzgarları beklemek ve sık sık Troya limanlarında kalmak zorunda kaldıklarından, bu ticarete vergi yükleyerek zenginleşmek için ideal bir yerleşimdi.

Ancak yaklaşık 100 yıl sonra, yaklaşık MÖ 1170 yılında, bu medeniyetlerin neredeyse tamamı çöktü. Bu olayları takip eden Karanlık çağlarda yazma sanatı bile kayboldu.

Yunan mitolojisinde Troya’nın düşüş hikayesi, geleneksel olarak antik yazar Homeros’a atfedilen ve İlyada ve Odysseia adlı iki destan halinde günümüze ulaşmış ve bu olaylardan yaklaşık 400 yıl sonra yazılmıştı.

British Museum’da Antik Yunan ve Roma bölümlerinden sorumlu Lesley Fitton, “Homeros tarih yazmıyordu, ancak Troya’nın önemli ve güçlendirilmiş bir yer olduğu açık.” diyor.

Çanakkale Boğazı, küresel ticaret ağları açısından günümüzde hala çok kritik bir noktada. F: Getty Images

Birbiriyle bağlantılı dünya

Bronz Çağ, saraylara dayalı devletlerin hepsinin birbiriyle etkileşim içinde olduğu ve kısmen birbirine bağımlı olmasıyla tipikleşmiş bir dönemdi. Bağımlı ekonomileri ve finansal piyasaları, tam zamanında üretim süreçleri ve uluslararası tedarik zincirleri ile bizim çağımız ile birçok benzerlik gösteriyordu.

Çağın temek hammaddesi bronzdu, bu olmadan olmadan hiçbir ülke bir ordusunu donatamazdı olamazdı. Bakır Kıbrıs’tan geliyordu, ancak kalay 4.000 kilometre uzaktaki Afganistan’dan getirilmek zorunda kalıyordu. Buradan karayolu ile Suriye’ye ve daha sonra da sahil boyunca gemilerle naklediliyordu. Günümüzde petrol ne kadar önemliyse, o dönem için de bu hammaddelerin hayati önemi vardı.

London Üniversitesi’nden Dr Carol Bell, “Silah kalitesinde bronz üretmek için yeterli kalaya sahip olmak, yöneticilerin aklını başından alırdı.” diyor.

Bronz Çağ ekonomileri, cam, kalay ve bakırın yanı sıra lüks malların temini için buna benzer gemilere bağımlıydı. F: Getty Images

Ticaret açığı

Biz ise, 21. yüzyılda küresel ticaretin kesintiye uğraması karşısında hala savunmasız durumdayız.

2012 yılında İran, küresel petrol aktarımının %20’sinin yapıldığı Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla tehdit ettiğinde, küresel petrol fiyatları büyük bir yükseliş yaşadı. İran bunun piyasalara, hiçbir ülkenin  baş edemeyeceği bir şok etkisi yaratacağını açıkladı.

Geçtiğimiz yıl, Chatham Evi düşünce kuruluşu yayınladığı raporda, hükümetleri ticaret yollarındaki kilit noktaları korumak için daha fazla şey yapmaya çağırdı. Türkiye’ye de atıfta bulunarak, Çanakkale Boğazı’nın özellikle buğday için kritik olduğu ve her yıl küresel ihracatın beşte birinin buradan geçtiğini belirtti.

Raporda ayrıca, “Bu kilit noktaların birinde veya daha fazlasında yaşanabilecek ciddi bir kesinti, besin pazarının da ötesine geçebilecek sistemik sonuçlarla arz eksiklikleri ve fiyat artışlarına neden olabilir.” ifadelerine yer verildi.

Bronz çağda ise ekonomik kaosa sebep olmak daha kolaydı. Sadece birkaç küçük kesintiye veya çevresel problemlere ihtiyacınız vardı.

Knossos, Girit: Saray merkezli ekonomiler ekonomik çöküşe karşı savunmasız kaldı. F: Getty Images

İklim değişikliği

O halde günümüzde olduğu gibi, iklim değişikliği o dönemde çok önemli bir faktördü. Arkeologlar, bunun kıtlıklara yol açtığını söylüyor.

Yapılan polen analizleri ile deniz ve oksijen izotopu verileri, gerçekten de 300 yıl süren kuraklık dönemi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Akdeniz o dönemde önemli derecede soğudu ve karadaki yağış miktarını ciddi oranda azalttı.

Fakat daha sonra Bronz Çağı devletleri birden fazla olay tarafından sarsıldı. Yalnızca kuraklık ve kıtlık değil, aynı zamanda sayısız volkanik patlama, depremler, sivil huzursuzluk, toplu göç hareketleri, ticaret aksaklıkları ve savaş…

George Washington Üniversitesi’nden Arkeoloji profesörü Eric Cline, “Bu durumda sadece tek bir şey olsaydı hayatta kalabilirdiniz. Geç Bronz çağın farkı, büyük fırtınaya yakalanmış olmanızdır. Bir, iki, üç ya da dört felaketle başa çıkamaz ve hayatta kalamazsınız.” diyor.

Şu anki dünyamız daha dayanıklı olabilir, ancak bugün bile depremler ekonomik kaosa neden olabilir. Japonya 2011 yılında Tohoku depremi ve tsunamisini yaşadığında, bunun ekonomik etkisi Asya’nın her yerinde hissedildi.

Miken: Muhtemelen Bronz Çağı Yunanistan’ının başkentiydi ve saray doğrudan bir deprem hattına inşa edilmişti. F: Getty Images

Çoklu Etkiler

MÖ 1250 yıllarına doğru sorunlar iyice birikiyordu. Tabletlerden öğrendiğimiz kadarıyla, bir Hitit kraliçesi, “Benim topraklarında hiçbir tahılım kalmadı.” diyerek yardım için Mısır’a başvurmuştu. Suriyeli bir tüccar, “Evimizde bir kıtlık var, çabucak gelmezseniz açlıktan öleceğiz.” uyarısında bulunmuştu.

Durumun hafifletilmesine yardımcı olmak için Mısırlılar komşularına yiyecek göndermeye başladılar.

Bronz Çağ’da bile hükümetler uluslararası yardım programlarını teşvik etmek istiyorlardı. Kayıtlara göre bir Mısır firavunu, Hatti (Hitit) topraklarını canlı tutmak için tahılların gemilerle taşınmasını sağladığı için kendini övüyordu.

Böylesine uluslararası işbirliklerine rağmen, bunlar çöküşü durdurmak için yeterli değildi.

Sarayların yakınlarında yaşayanların, beslenemedikleri için mi yoksa işlerini kaybettikleri için mi yöneticileri aleyhine döndükleri belli değil.
Ancak ekinlerin ve ekonomilerin çöküşü, iç savaşları ve mültecilerin toplu göçünü tetikledi.

2011’de gerçekleşen Fukushima Depremi ve Tsunamisi, küresel ekonomiyi ciddi ölçüde etkiledi. F: Getty Images

Homeros: Gerçek mi kurgu mu?

Homeros’un anlattığına göre, efsanevi savaşı tetikleyen şey, Troya prensi Paris ile Antik Yunan kraliçesi Helen arasındaki ilişkiydi.

Hititlerle aynı dönemde yaşamış komşularının yazılı kayıtları, Antik Yunanların, Anadolu’nun batı kıyısına bir dizi askeri harekat düzenlediğini doğruluyor. “Bir Yunan hükümdarı, 100 savaş arabasına ve piyade gücüne önderlik etti ve bir Hitit prensine karşı savaş verdi.”

İki taraf kesinlikle Troya için savaşmıştı (Bazen Hititlerle müttefik olan Luvi yerleşimi). Bir noktada Troya’nın kraliyet ailesi tahttan indirildi. Ayrıca Troya üzerine yapılmış bir barış anlaşması hakkında Yunan kralına yazılmış bir Hitit mektubu da var.

Lesley Fitton, “Bunların hiçbiri Homeros’un doğruluğunu ispatlamasa da, Troya büyük bir zenginlik kaynağıydı ve bu yüzden ondan faydalanmak isteyen insanları her zaman kendine çekecekti.” diyor.

 

Kıtlık zamanında Hititler, Mısır’dan yardım istemişti. F: Getty Images

Şehirlerin yağmalanması

Troya, MÖ 1200’lü yıllarda kesinlikle yağmalandı, ancak bu olaya veya neler olduğuna dair ışık tutacak bir şey yoktu. Antik Yunan kayıtları idari listelerden biraz daha fazlasıydı ve bu olay hakkında da bir kayıt yoktu.

Fakat Suriye’de, daha büyük bir felaket mağdurunun dediklerini biliyoruz.

Suriye’de Lazkiye yakınlarında Akdeniz’e kıyısı bulunan antik bir liman şehri olan Ugarit hükümdarı, hızla gelişen olaylar karşısında ne yapacağını bilemiyordu ve çaresizdi: “Tüm askerlerim ve arabalarım Hatti ülkesinde ve tüm gemilerim Lukka topraklarında. Böylece ülke kendi kendine terk edildi.”

Bu hükümdarın yakarışları bir işe yaramamış gibi gözüküyor, belki de komşuları da büyük baskı altında ve zor durumdaydı. Eğer herhangi bir yardım geldiyse de, kaderine mahkum olan şehirdeki son tabletlerden birine göre artık her şey için çok geçti.

“Haberciniz geldiğinde, ordu küçük düşürülmüştü ve şehir yağmalanmıştı. Harman yerdeki yiyeceğimiz yakıldı ve üzüm bağları da yok edildi. Şehrimiz yağmalandı. Bunu bilesiniz! Bunu bilesiniz.!”

Hayatta kalanlar muhtemelen köle olarak satıldılar ya da toplumların çökmesiyle giderek artan sayıda mülteci gruplarına ve kanunsuz haydutlara katıldılar.

Nil Nehri sayesinde diğer ülkelere oranla Mısır, kuraklıklara karşı daha iyi dayanabildi.

Göçmenleri suçlamak

Antik Mısırlılar, Bronz Çağı devletlerinin çökmesine neden olan şeyleri basit bir şekilde açıklıyorlardı: Tüm hata, “Deniz Kavimleri” olarak adlandırdıkları, Akdeniz çevresinde yaşayan farklı gruplarındı.

Bir Antik Mısır yazıtında şöyle yazıyor: “Yabancı ülkeler kendi adalarında komplolar kurdular. Tek bir seferde topraklar ortadan kalktı ve karışıklıkta etrafa dağıldı. Onların silahları karşısında hiçbir ülke duramadı.”

Mısır, kendini savunmak için yeterince zamana sahipmiş gibi gözüküyor ve orduları Deniz Kavimleri’ni püskürtmüştü. Firavun III. Ramses şöyle bildiriyor; “Toprakları istila etmeye gelenleri devirdim.”

Araştırmacılar, “Bu hükümdar ifadelerini nasıl okuduğumuza dikkat etmemiz gerekiyor: Ramses sadece bu göçmenleri alıyor ve onları saldırgan yapıyordu.” diyor.

“Ramses, bugün herhangi bir sağcı siyasetçinin yaptığı şeyi yaptıysa ve dışarıdaki bir grup insanı ekonomik sıkıntılardan sorumlu tuttuysa?”

Hitit imparatorluğunun I. Şuppiluliuma (MÖ 1350-1322) ve II. Murşili (MÖ 1321-1295) dönemlerindeki en geniş haritası. F: Wikipedia

Bedeli ağır zafer

Antik Yunanlar Troyalıları gerçekten de yok ettiyse de zaferleri uzun sürmedi. Yakın bir zaman içinde çoğu Antik Yunan sarayı da yok edildi ya da terk edildi; Hititler, Suriye şehir devletleri, Asuriler ve Babiller de çöktü. Sadece Antik Mısır hayatta kalmayı başarabildi.

Ekinler başarısız olduğunda sadece yağmur yağması için fırtına tanrısına dua edebilen Bronz Çağ hükümdarlarından farklı olarak, küresel sorunlardan çok daha fazla haberdarız ve onlarla baş etmek için çok daha fazla teknik kaynağa sahibiz.

Ancak Homeros’un uyarıcı niteliğinde bir hikayesi var. Bugüne kadar dünyanın her medeniyeti en nihayetinde çöktü. Dünyanın her yerinden insanlar olarak hayatta kalabilecek tek medeniyet olduğumuzu düşünmek oldukça kibirli bir davranış olur.

Afyon’da Deniz Kavimleri’ni anlatan 3200 yıllık yazıt

Karanlık çağa geçiş aşamasında yaşananlar ve “Deniz Kavimleri”, arkeologlar için hala büyük bir gizem. Ancak ipuçları yavaş yavaş birikmeye başladı.

Geçtiğimiz yılın ortalarında arkeologlar, 1878 yılında Afyon’da bulunan ve 3200 yıl önce taşa kazınan hiyeroglif yazıları çözmeyi başardı. Yazıt Bronz çağdan kalan en eski yazıları içeriyordu. Söz konusu yazıt, Akdeniz arkeolojisinin en büyük gizemlerinden birine kısmen ışık tuttu.

10 metre uzunluğundaki taş levhaya antik Luvi dilinde yazılan yazılara göre, Batı Anadolu’daki krallıkların birleşik donanmaları Doğu Akdeniz’de sahil kentlerine baskın düzenledi.

İlk çeviriye dayanarak yazıt, Bronz Çağ’ın güçlü ve gelişmiş uygarlıklarının çöküşü hakkında bilgi veriyor. Yazıtta bu gemicilik konfederasyonuna ait yağmacı güçler tarihçilere göre yeni doğan Bronz Çağı medeniyetlerinin çökmelerinde rol oynadı.

Araştırmacılar yazıtın Bronz Çağı krallığı Mira kralı Kupanta-Kurunta’nın emriyle milattan önce 1190 yılında hazırlandığına inanıyor.

Taş yazıt, Truva’dan Muksus adlı bir prens liderliğinde askeri sefer başlatan Mira adlı güçlü bir krallığın yükselişini anlatıyor.

Yazıtta, Batı Anadolu’daki birleşik krallık filosunun, doğu Akdeniz’de kıyı şehirlerine nasıl baskın düzenlediğini anlatılıyor. Metinde Mira krallığının yanısıra diğer Anadolu medeniyetlerinin Antik Mısır’ı ve Doğu Akdeniz’deki diğer bölgeleri Bronz Çağı’nın bitişinden önce işgal ettiği belirtiliyor.

Afyon’da bulunan ve gizemli “Deniz İnsanlarını” anlatan 3200 yıllık yazıtın kopyası. F: Luwian Studies Foundation

“Truvalı Deniz Halkı”

Arkeologlar milattan önce 1200 civarında büyük medeniyetlerin ani ve kontrol edilemez çöküşünün arkasında deniz saldırıları olduğunu bir süredir düşünüyordu. Ancak bu saldırıları düzenleyenlerin kimliği ve kökeni bilinmiyordu. Bunlara “Truvalı Deniz Halkı” adını veren arkeologlar bu gizemi yüzyıllar boyunca çözememişti.

Yazıtta, Kral Kupantakuruntaş’ın şu anda Türkiye’nin batısında Mira adlı bir krallığı yönettiğini anlatılıyor. Yazıta göre Truva, Mira krallığının yönetimindeydi ve Truva prensi Muksus, bugün İsrail’de bulunan ve orada bir kale inşa eden Aşkelon’u fethetmeyi başaran bir denizci keşif gezisine liderlik etti.

Yazıtta, Kral Kupantakuruntaş’ın Mira’nın tahtına nasıl çıktığı anlatılıyor: Kupantakuruntaş’ın babası Kral Mashuittas, Walmus adlı bir Truva kralının devrilmesinden sonra Truva’nın kontrolünü ele geçirdi. Bundan kısa bir süre sonra, Kral Mashuittas, Mira’ya sadakati karşılığında Truva tahtını Walmus’a iade etti.

Kupantakuruntas, babası öldükten sonra Mira’nın kralı oldu. Truva’nın gerçek kralı olmasa da, Truva’yı kontrolü altına aldı. Yazıtta Kupantakuruntaş kendini Truva’nın koruyucusu olarak tanımlıyor ve gelecekteki Truva yöneticilerini “Wilusa’yı (Truva’nın eski bir adı) Mira’nın büyük kralının yaptığı gibi koruması için” çağırıyor.

www.arkeofili.com

Bu yazı hakkında toplam 2 yorum bulunmaktadır. Sizde yorum ekleyebilirsiniz >

Yorumlar

ÖMER GENÇ
Yazan: ÖMER GENÇ   13.8.2018 11:59:20 - 11:59:20Çok kıymetli bir makale. Teşekkürler. Makaledeki yazım hatalarına bir göz atabilirseniz, makaleyi paylaşmak isterim. Emeğiniz çoğalsın. Saygılar
ahmet Bilir
Yazan: ahmet Bilir   13.8.2018 13:18:28 - 13:18:27Elinize sağlık. Hitit imparatorluğunun bir ucu Beyrut'a kadar uzanırken, burnunun dibindeki Bursa ve İstanbul'a dokun(a)mamasına da bakılmalı galiba. Ama çok bilgilendim ve teşekkür ederim.

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için