Blog
Dünyanın İlk Büyük Kütüphanesi Kim Tarafından İnşa Edildi?
Kütüphanenin 19. yüzyılda İngiliz arkeologlar tarafından keşfedilmesi, Assur araştırmaları için gerçek bir dönüm noktası oldu.
Begüm Bozoğlu - www.arkeofili.com
Kral Asurbanipal tarafından kurulan Ninova kütüphanesinin keşfi, antik Mezopotamya’nın tarihine dair en kapsamlı kayıtları sunuyor.

Asurbanipal Kütüphanesi’ndeki tabletler British Museum’da sergileniyor. (Görsel: The Trustees of The British Museum)
MÖ 7. yüzyılın ortalarında Yeni Assur İmparatorluğu’nun en güçlü hükümdarı olan Asurbanipal; acımasız askeri dehası ve efsanevi aslan avlarındaki becerisi kadar, tarihin ilk sistemli kütüphanecilik faaliyetini başlatmasıyla da tanınıyordu. Bugün Kuzey Irak sınırları içinde kalan başkenti Ninova’da bulunan kütüphanesinden çıkarılan 30.000’den fazla kil tablet ve parça üzerinde, “Evrenin Kralı, Assur Kralı Asurbanipal’in Sarayı” yazıtı yer alıyor ve Asurbanipal’in mülkiyetini gösteriyor.
Kütüphanenin 19. yüzyılda İngiliz arkeologlar tarafından keşfedilmesi, Assur araştırmaları için gerçek bir dönüm noktası oldu. Bu keşiften önce, Asurbanipal hakkındaki belgelenmiş kaynaklar yalnızca İncil’deki tek bir referanstan ve klasik dönem yazarlarının hayal gücüyle süslenmiş anlatılarından ibaretti.
Katiplerin kamış kullanarak üzerine çivi yazısı harfler kazıdığı bu tabletler; Assur dünyasının inanç sistemini, ayinlerini, tıp bilgisini, siyasetini ve diplomasisini net bir şekilde ortaya çıkardı. Londra’ya götürülen birçok tablet arasında, insanlık tarihinin en eski uzun edebi eserlerinden biri olan Gılgamış Destanı’nın bir parçası da yer alıyordu. Destanda geçen ve İncil’deki anlatılarla büyük benzerlik gösteren “Büyük Tufan” hikayesi, 19. yüzyıl akademik dünyasında sarsıcı bir etki yarattı.
Ninova’nın peşinde
19. yüzyıl İngiliz akademisyenlerinin Mezopotamya coğrafyasına duyduğu derin hayranlık, kutsal metinlerde adı geçen şehirlere olan meraklarından besleniyordu. Bunlar arasında, Yunus Kitabı’nda günahkar bir yer olarak betimlenen Ninova da bulunuyordu.
Erken İslam döneminde Ninova’nın terk edilmesinden bu yana, Avrupalı araştırmacılar şehrin konumunu yaklaşık olarak biliyorlardı; zira yazılı kayıtlarda da buna dair referanslar bulunuyordu. 1820 yılında, bölge Osmanlı egemenliği altındayken İngiliz diplomat ve antikacı Claudius James Rich, Ninova’nın ilk resmi yüzey araştırmasını gerçekleştirdi ve burada bir kabartma ile bazı çivi yazılı tabletler buldu.

1849 tarihli “Ninova ve Kalıntıları” çizimi, Asurolog Austen Henry Layard’ın ilk kazılarını tasvir ediyor. (Görsel: Pictorial Press Ltd./Alamy Stock Photo)
İlk büyük ölçekli kazılar ise 1847-1851 yılları arasında İngiliz arkeolog Austen Henry Layard tarafından yürütüldü. Layard, 1840’ların başlarında Anadolu ve Suriye’ye yaptığı bir gezi sırasında Mezopotamya tarihine ilgi duymaya başlamıştı.
Layard’ın Ninova’daki çalışmaları; av sahneleri, savaşlar ve görkemli ziyafetlerin tasvir edildiği kabartmalarla süslü devasa saraylara ait kalıntıları ortaya çıkardı. Bu saraylar, Yeni Asur’un en büyük iki kralı olan Sanherib ve torunu Asurbanipal tarafından inşa edilmişti.
Antik kütüphaneler
1850 yılının baharında Layard’ın ekibi, Ninova’daki Sanherib’e ait Güneybatı Sarayı’nın 40 ve 41 numaralı odalarında çok sayıda çivi yazılı tablet gün yüzüne çıkardı. Üç yıl sonra, Layard’ın halefi Iraklı arkeolog Hormuzd Rassam, Asurbanipal tarafından inşa edilen Kuzey Sarayı’nda benzer bir tablet deposu keşfetti.
Bu buluntularla birlikte, Asurbanipal döneminde Ninova’nın yükselen bir kültür merkezi olduğuna dair bir tablo şekillenmeye başladı. MÖ 7. yüzyılın ortalarında kral, başkentini güneydeki Babil’e rakip olacak bir bilgi merkezi haline getirmeyi hedeflemişti. Assur kontrolü altında huzursuzlaşan Babil’e düzenlenen seferler sırasında Asurbanipal’in kuvvetleri, çok sayıda bilimsel tableti yağmalayarak Ninova’ya taşıdı; Babilli katipler ise esir alınarak kraliyet kütüphanelerinde çalışmaya zorlandı. Bu stratejik hamleler, Ninova koleksiyonlarını Mezopotamya’nın yüzyıllara dayanan bilgi birikimiyle doldurarak şehri imparatorluğun entelektüel kalbi haline getirdi.
Assur toplumunda kütüphane kavramının bir karşılığı vardı: Girginakku. MÖ 7. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar aralıklı olarak kullanılan bu Akadca terim; genellikle bir tapınak içinde yer alan ve bilimsel tabletlerin muhafaza edildiği özel odaları ifade ediyordu. Girginakku aynı zamanda edebi, bilimsel, sözlük, matematik, tıbbi ve kehanet metinlerinden oluşan koleksiyonun içeriğini de tanımlıyordu.
Girginakku’nun başlıca kullanıcıları, ummânu yani “bilge adamlar”dı. Bu uzman katipler; göksel gözlemlerden hayvan bağırsaklarıyla kehanete, kötü ruh kovma yoluyla iyileştirmeden bitkisel tedaviye kadar geniş bir büyü ve şifa yelpazesinde ustalaşmışlardı.
Ninova’da dört ayrı kütüphane birimi bulunmuş olabilir: Her bir sarayda birer tane ve yakındaki Nabu (bilgelik tanrısı) ile İştar (aşk ve savaş tanrıçası) tapınaklarında iki tane daha. Saray kalesinde ayrıca hukuki ve idari kayıtlar için bağımsız bir arşiv de yer alıyordu. Assur’un düşüşünden sonra ciddi şekilde hasar gören bu eserlerin bir kısmı British Museum’a götürülmüş olsa da, sahada kalan eserler ve Nabu Tapınağı ne yazık ki 2016 yılında IŞİD tarafından yok edildi.
Ninova tabletlerinin birçoğunda, metinlerin Asurbanipal adına yazıldığını veya derlendiğini belirten künyeler (metin sonu bilgileri) bulunuyor. 1901 yılında akademisyen John Willis Clark, Layard’ın bulgularına dayanarak kütüphane için modern standartlara yakın bir yerleşim düzeni önerdi ve koleksiyonun Tarih, Hukuk, Bilim, Büyü, Dogma ve Efsaneler başlıkları altında sınıflandırıldığını kaydetti. Layard’ın araştırmaları, kütüphaneden sorumlu bir görevlinin bulunduğunu ve sistematik bir kataloglama yönteminin uygulandığını güçlü bir şekilde kanıtlıyor.

Ninova’daki Asurbanipal Kütüphanesi’nden, altına Kütüphane mülkiyeti işareti kazınmış bir kil tablet. (Görsel: The Trustees of The British Museum)
Asurbanipal, savaşçı kimliğinin yanı sıra kendi bilgeliğini ve eğitimini de her fırsatta vurguluyordu. “Okul Günleri Yazıtı”ndan alınan aşağıdaki metin, neredeyse modern bir özgeçmiş tonuyla kralın eğitimini yansıtıyor:
“Bilge tanrı Marduk, bana geniş bir zihin ve kapsamlı bir bilgi bahşetti; katiplerin tanrısı Nabû, bilgeliğinin ilkelerini bana armağan etti. Bilge Adapa’nın zanaatını, en gizli irfanı ve tüm katiplik sanatlarını öğrendim. Göksel ve yersel alametleri okuyabiliyor, bilginler meclisinde tartışabiliyorum. Yorumlanması zor, anlaşılması güç Sümerce ve Akadca metinleri ustalıkla okuyabiliyorum.”
Ancak bu altın çağ uzun sürmedi. MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru Ninova zayıflamaya başladığında Babil, Medler ile güçlerini birleştirerek MÖ 612 yılında Ninova’yı ateşe verdi. Bu büyük yangın Assur İmparatorluğu’nu sona erdirirken, ironik bir şekilde kil tabletleri pişirip sertleştirerek günümüze kadar ulaşmalarını sağladı.
Destansı sonuçlar
Layard, Rassam ve sonraki kazı ekipleri tarafından gün yüzüne çıkarılan 30.000’den fazla tablet ve fragman, bugün Londra’daki British Museum’un en önemli koleksiyonları arasında yer alıyor.
Babilli katipler tarafından yazılan bu tabletler, antik Yakın Doğu’nun edebi, bilimsel ve idari birikimine dair paha biçilmez bilgiler sunmakla kalmıyor; aynı zamanda Assur ve Babil ve İbraniler de dahil olmak üzere tüm bölge halkları arasındaki kültürel etkileşimin de canlı bir kanıtı olarak duruyor.
1860’larda, kendi kendini yetiştirmiş bir Assurolog olan George Smith, British Museum’daki devasa Ninova koleksiyonunu tasnif etmekle görevlendirildi. 1872’de bir gün, sığır dökümleri ve şarap küpü kayıtları içeren fragmanlar arasında çalışan 32 yaşındaki genç araştırmacı, kendini beklenmedik bir hikayenin içinde buldu: Büyük bir tufan ve kuru bir toprak parçası aramak üzere salınan bir kuşun anlatısı. İncil’deki Nuh Tufanı kıssasıyla olan benzerlikler öylesine sarsıcıydı ki, Smith’in o anki heyecanla odanın içinde dans ettiği söyleniyor.

George Smith (1840–1876) ve tufanın öyküsünü ortaya çıkarmak için parçaları bir araya getirdiği tablet. (Görsel: The Trustees of The British Museum)
Smith’in keşfettiği şey, insanlık tarihinin ilk edebi kahramanını merkeze alan, dünyanın bilinen en eski epik şiirinden bir parçaydı: Gılgamış Destanı. Muazzam işler başarmaya odaklanan yarı tanrı kral Gılgamış, bu destan boyunca ölümlülüğü ve insan olmanın sınırlarını kabul etmeyi öğreniyordu.
Gılgamış’a dair öyküler, MÖ 3. binyılın sonlarındaki Sümer şiirlerinden filizlenmiş ve daha sonra Asurbanipal’in gıpta ederek yağmaladığı o zengin edebi kültüre sahip Babilliler tarafından uzun bir destan formuna dönüştürülmüştü. Asurbanipal’in kütüphanesine dahil edilen ve muhtemelen o dönemde bile kadim bir metin olarak saygı gösterilen 12 tabletlik bu nüsha, Gılgamış Destanı’nın bugüne kadar bulunmuş en eksiksiz ve bütünlüklü versiyonu.
Tufan öyküsünün İncil’deki Nuh’un Gemisi anlatısı ile olan bu çarpıcı benzerliği, Viktorya dönemi İngiltere’sinde tam anlamıyla bir sansasyon yarattı. Kimileri için bu keşif İncil’in tarihsel gerçekliğini teyit ederken, kimileri için kutsal metinlerin çok daha eski Mezopotamya anlatılarının kültürel bir yansıması olduğu görüşünü pekiştiriyordu. Tarihçiler için ise bu durum, antik bölge genelindeki zengin kültürel etkileşim trafiğinin en somut kanıtıydı.
National Geographic. 21 Ocak 2026.


Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >