Blog

Oca25

Hatşepsut ve Kleopatra’dan Önce O Vardı: Ankhnespepi Kimdi?

Kategori: Arkeoloji ve Sanat Haberleri  |  Yorum: 0 yorum

etiketler  AnkhnespepiAntik MısırFiravunKadınKraliçePiramitSakkara



Hatşepsut ve Kleopatra’dan Önce O Vardı: Ankhnespepi Kimdi?

New York’taki Brooklyn Müzesi’nin sakin bir köşesinde, bir Mısır kraliçesinin ışıl ışıl parlayan alçıtaşından heykeli dikkatleri üzerine çekiyor.

 

Begüm Bozoğlu - www.arkeofili.com

 

Kleopatra ve Hatşepsut’tan çok daha önce, II. Ankhnespepi benzeri görülmemiş bir siyasi ve dini güç biriktirmişti. Peki bu güce nasıl ulaştı?

Kraliçenin kucağında küçük firavunu tuttuğu bu alçıtaşı heykel, alışılagelmiş Mısır sanatının aksine kraliçeyi firavundan çok daha büyük tasvir ederek onun siyasi otoritesini simgeliyor. (Kaynak: Brooklyn Museum)

New York’taki Brooklyn Müzesi’nin sakin bir köşesinde, bir Mısır kraliçesinin ışıl ışıl parlayan alçıtaşından heykeli dikkatleri üzerine çekiyor.

Sadece 40 santimetre yüksekliğindeki bu heykel, boyut olarak mütevazı olsa da duruşuyla büyüleyici: Eski Krallık (MÖ 2.700 ila 2.200) dönemi kraliçesi II. Ankhnespepi tahtta oturuyor, oğlu Firavun II. Pepi ise onun dizlerinin üzerine tünemiş durumda. II. Pepi, daha sonra Kral Tutankamon’da da görülen, krallığın tartışılmaz bir simgesi olan aynı belirgin kraliyet başlığını takıyor.

Ancak bu küçük heykelde alışılmadık bir şey var: Ankhnespepi, oğlundan iki kat daha büyük resmedilmiş. Bu, firavunun tanrılar dışındaki herkesten daha heybetli resmedildiği Mısır sanatı kurallarının kasıtlı bir ihlali. Bu heykelde, firavunun kendisi Mısır kraliyet başlığı takıyor olabilir, fakat kompozisyona annesi hükmediyor.

4.000 yıldan daha uzun bir süre önce oyulmuş olan bu heykel, şu soruyu akla getiriyor: Krallar için inşa edilmiş bir dünyada bir kadın bu kadar gücü nasıl elde etti? Onlarca yıl boyunca bu sorunun bir cevabı yoktu. Heykel, 19. yüzyıl sanat piyasasında keşfine dair hiçbir kayıt olmadan ortaya çıkan bir gizemdi. Orijinal bağlamından koparılmış olan heykel, Eski Krallığın son dönemlerinde oğlu adına Mısır’ı yöneten bir kadının, bir zamanlar güçlü ama uzun süre önce yok olmuş bu kraliçenin sadece merak uyandıran bir görüntüsünü ortaya koyuyordu.

Ardından, 2000 yılında, Mısır’ın ilk piramidiyle birlikte birçok güçlü firavunun piramidine ev sahipliği yapan devasa nekropol Sakkara’nın kumları nihayet soruyu yanıtladı.

Arkeologlar Audran Labrousse ve Jean Leclant liderliğindeki Fransa-İsviçre Sakkara Arkeoloji Heyeti (MAFS), II. Ankhnespepi’nin adını taşıyan, parçalanmış bir piramit kompleksini ortaya çıkardı. Arkeologlar, yeraltı mezar odalarını ortaya çıkardıktan sonra, firavunların diriliş ve ölümden sonraki hayatta güç için sihirli erişim anahtarları olan Piramit Metinleri‘nden yüzlerce büyünün yazılı olduğu mezar odasını bulduklarında keşif daha da dikkat çekici hale geldi.

Bu metinler, kumların arasına dağılmış yüzlerce parça halinde bulundu ve titizlikle yeniden bir araya getirilmeleri gerekti. Mısırbilimci ve yazıt uzmanı Bernard Mathieu ve MAFS ekibi, 20 yılı aşkın bir süre boyunca, mezar odasının parçalanmış duvarlarını yeniden inşa ederken ortaya çıkarılan 1.600’den fazla yazılı parçanın her birini dikkatlice fotoğrafladı, çizdi, numaralandırdı, taradı ve kaydetti. Mathieu, bu zorlu süreci, “Kraliçenin mezar kompleksi temizlenip, on bir kazı kampanyası boyunca yazıtlı parçalar toplandıkça… mezar odasının duvarlarındaki yazıtlı metinlerin tam programını restore etmek bir mesele haline geldi” diye hatırlıyor.

Bu uzun ve titiz çaba, yakın zamanda II. Ankhnespepi’nin Piramit Metinleri’nin etkileyici bir şekilde yayınlanmasını sağladı. Metinler, yazılmalarından dört binyıldan fazla bir süre sonra yeniden okunabilir hale geldi. Bunlar, bu sıradışı kraliçenin dünyasına önemli ve yeni bir pencere açıyor.

II. Ankhnespepi’nin mezar odasında bu kutsal yazıtlar bulunana kadar, Piramit Metinleri’nin kullanımı tamamen erkek firavunlarla sınırlıydı. Eski Mısır inancının bu en kutsal ritüeli, ölen hükümdara tanrıların kudretini ve ölümsüzlüğünü bahşetmek için tasarlanmış özel büyülerden oluşuyordu. Öyle ki, toplumun en seçkin tabakası bile bu onura erişmeyi hayal dahi edemezdi: Bu güçlü büyü evrenine sınırsız erişim hakkı, yalnızca Güneş Tanrısı Ra’nın oğlu ve krallık tanrısı Horus’un yeryüzündeki gölgesi kabul edilen firavunlara özgüydü.

Ankhnespepi, firavunlara has bu tılsımları sahiplenerek, antik dünyanın en katı dini sınırlarından birini sarsıcı bir cesaretle yıktı; firavunlara vaat edilen o ilahi ebediyeti kendi adına talep etti. Kraliçenin piramidini gün yüzüne çıkaran arkeolog Labrousse, Ankhnespepi’yi “tarihin ilk bağımsız kadını” olarak tanımlıyor ve bu devrimsel duruşu şu sözlerle özetliyor: Her ne kadar oğlu adına hareket etse de asıl güç onun ellerindeydi. Öyleyse neden sonsuzluğu da istemesin ki? O, kendini kendi çabasıyla ölümsüz kılan ilk kadın.

Kraliçe, taşıdığı unvanlarla “İki Tanrının Kızı” ilan edilerek ilahi bir statüye yükseltilmişti. Brooklyn Müzesi’ndeki heykelinde görüldüğü üzere, kendisini tanrıça İsis ile özdeşleştirerek bu kutsal bağı perçinlemişti. Tıpkı eşinin ölümünden sonra küçük oğlunu koruyan ve ona taht yolunu açan kudretli İsis gibi, Ankhnespepi de kendi hikayesini bu tanrısal öyküyle birleştirmişti. Etkisi mezarda da son bulmadı; yazıtlar, ölümünden asırlar sonra bile süregelen bir cenaze kültüyle saygı gördüğünü ortaya koyuyor.

Bu sarsılmaz itibar, kraliçenin Mısır’ın dini ve siyasi dokusuna ne denli kök saldığının bir kanıtı. O, sadece bir firavun annesi olarak değil; krallara mahsus tılsımların ve ilahi ebediyetin hak iddiacısı olan cesur bir kadın olarak da hafızalara kazındı. Bu, bir kadın için devrim niteliğinde bir eylemdi ve onu, Hatşepsut ve Kleopatra gibi efsanevi kadın hükümdarlardan asırlar evvel, hem siyasi hem de dini bir yenilikçi olarak tarihe geçirdi.

Kraliçe, anne ve naibe

II. Ankhnespepi, MÖ 2.315 ila 2.275 yılları arasında hüküm süren Firavun I. Pepi ile evlendiğinde henüz çok genç olmasına rağmen, siyasi gücün dinamiklerine yabancı bir isim değildi. Erken hanedan döneminden beri firavunların ebedi yurdu olarak kutsanan güneydeki Abidos eyaletinin en nüfuzlu ailelerinden birinde dünyaya gelmişti. Memleketindeki dikilitaşlar, aile üyelerinin isimlerini ve sahip olduğu kapsamlı unvanları koruyor. Babası, saray ile yerel halk arasında köprü kuran bir bölge valisi; annesi ise devlet bürokrasisinin en üst makamı olan “vezirlik” payesine erişmiş tarihteki ender kadınlardan biriydi.

Böyle bir aile ikliminde yetişen bir kız çocuğu için, kadınların devlet yönetiminin zirvesine adım atabileceği fikri ulaşılmaz bir hayal değil, aksine ailevi bir emsaldi.


Eski Krallık döneminde kadınların yönetimdeki rolünü yeniden tanımlayan II. Ankhnespepi, küçük yaştaki oğlu adına devleti yönetirken sadece bir “anne” değil, firavunlara mahsus yetkileri kullanan güçlü bir naibe olarak tarihe geçti. (Kaynak: Egypt Ministry of Antiquities)

Ankhnespepi’nin ailesinin, firavunla olan bağlarını perçinlemek adına siyasi bir evlilik ayarlaması şaşırtıcı değildi. Hem Ankhnespepi hem de ablası, hükümdarlığının ikinci yarısındaki deneyimli kral I. Pepi ile evlendiler. Bu birliktelik, ailenin nüfuzunu sarayın kalbine taşıdı. Ancak yedi eşten biri olarak Ankhnespepi’nin Mısır’ın fiili hükümdarı olma ihtimali başlangıçta oldukça düşüktü.

Yine de kraliçenin hırsı, isminde gizliydi: Evliliğini ve krala olan yakınlığını ve sadakatini vurgulamak için “Pepi için yaşayan” anlamına gelen II. Ankhnespepi ismini aldı. Siyasi şartlar değişip tekrar evlendiğinde dahi bu ismi ömrünün sonuna dek korudu; bu, hem kraliyet hiyerarşisindeki sarsılmaz konumunun bir ilanı hem de ilk eşinin mirasına duyduğu bir saygı duruşuydu.

MÖ 2.260 civarında, oğlu II. Pepi, henüz altı yaşındayken tahta çıktı. Saray entrikaları ve siyasi gruplaşmalarla şekillenen 6. Hanedan dönemi, kraliçeyi zorlu bir sınavla karşı karşıya bıraktı. Gize’deki büyük piramitler çağının görkemi iki yüzyıl geride kalmış, giderek güçlenen yerel yöneticiler firavun otoritesini aşındırmaya başlamıştı. İşte bu fırtınalı süreçte, oğlu reşit olana dek krallığı yönetmekle görevli naibe kraliçe olarak Ankhnespepi, Mısır’ın kaderini belirledi.

Saray içindeki karmaşık akrabalık ağları ve çocuk bir kralın saltanatını devirmeye hazır bekleyen odaklar, gergin bir atmosfer yaratıyordu. Dışarıda ise güneydeki Nubialıların direnişi ve kuzeydeki isyanlar pusudaydı. Naiplik dönemine dair kayıtlar sınırlı olsa da sonuç çarpıcı: II. Pepi, 65 yılı aşan saltanatıyla Mısır tarihinin en uzun süre tahtta kalan hükümdarı olmuştu. Bu istikrarın temeli, krallığı bıçak sırtı dengelerle yöneten bir naibenin keskin zekasıyla atılmıştı.

Ankhnespepi’nin siyasi otoritesinin izleri, Mısır’ın dört bir yanındaki arkeolojik buluntularda karşımıza çıkıyor. Sina Yarımadası’ndaki Vadi Maghara (Mağaralar Vadisi) turkuaz madenlerinde bulunan bir yazıt, onu bu kraliyet görevini hem kendi hem de oğlu adına yöneten bir hükümdar olarak ilan ediyor. Daha da dikkat çekicisi, yazıta eşlik eden betimlemede, kraliçe başlığı yerine doğrudan kraliyet tacını taktığı ve kendisinden yalnızca krallar için kullanılan “tüm tanrıların sevgilisi” unvanıyla bahsedildiği görülüyor.

Burada kraliçe, firavunlara özgü kutsal hitabeti ve hükümdarlık sembollerini bizzat benimseyerek, Mısır’daki kadın kraliyet gücü tasvirini kökten değiştiriyor.

Mısır kraliçeleri hakkındaki algıyı değiştiren keşif

2000 yılında arkeologlar, Mısır’da kadınların yönetimdeki gücüne dair bildiklerimizi kökten değiştiren muazzam bir keşfe imza attılar.

Sakkara’nın kadim kumları, yüzyıllar boyunca Firavun I. Pepi’nin piramidi yakınındaki belirsiz bir yükseltiyi gizlemişti. Kazı ekibi alanı temizlemeye başladığında beklentileri oldukça düşüktü; zira bölge tam bir yıkıntı halindeydi. Roma döneminden itibaren kireçtaşı duvarları kendi inşaat projeleri için yağmalayan taş hırsızları, geriye sadece çölde engebeli bir çöküntü bırakmıştı.

İlk somut ipucu 1997 yılında, kumlardan çıkarılan 17 tonluk devasa bir lento (kapı pervazı) ile geldi. Taşın üzerinde, kraliyet ismini müjdeleyen şüphe götürmez hiyeroglifler yer alıyordu: Ankhnespepi. Mısırbilimci Vivienne Gae Callender’ın belirttiği gibi, bu anıtsal yazı “daha ilk bakışta kraliçeyi bir hükümdar olarak konumlandırmak” için tasarlanmıştı.

Kompleks o kadar büyüktü ki, ekibin kraliçeye ait piramit yapısını tam olarak belirlemesi üç yıl daha sürdü. Kazı derinleştikçe ortaya çıkan piramidin taban uzunluğu yaklaşık 30 metreydi. Bu da onu, 5. Hanedan’ın gizemli kraliçesi Setibhor hariç, bir Mısır kraliçesi için inşa edildiği bilinen en büyük piramit yapıyordu.

Sadece boyutlar değil, Ankhnespepi’nin piramidindeki mimari detaylar da normalde yalnızca firavunlarla ilişkilendirilen özellikler içeriyordu: Geniş sütunlu bir giriş, görkemli kare bir ön oda ve parlak beyaz alçıtaşıyla döşenmiş bir sunu salonu. Girişin iki yanında yükselen dikilitaş parçaları, altın kaplı tepelerinin bir zamanlar 4,5 metreden fazla bir yüksekliğe ulaştığını kanıtlıyordu.

Mezarın ihtişamına dair daha çarpıcı kanıtlar, arkeologların muazzam bir kabartma sahnesini gün yüzüne çıkarmasıyla belirdi: Kraliçe, kızıyla birlikte bir ritüel gerçekleştirirken kraliyet teknesinde süzülüyor ve bacakları, firavun tasvirlerinden ödünç alınmış maskülen bir duruşla açık şekilde resmediliyordu. Kazı başkanı Philippe Collombert ayrıca mezar tapınağında ilginç bir yazıt buldu: “Majesteleri [kraliyet] konutunda bulunduğu sırada onun adına hareket etti.” Bu ifade, kraliçenin naiplik yetkisinin eşi benzeri görülmemiş bir onayı ve Mısır krallarının bile annelerine hesap vermesi gerektiğinin eğlenceli bir hatırlatıcısı olarak yorumlanıyor.

Kazı ekipleri yer altı odalarını temizlerken, ne yazık ki çok uzun zaman önce yağmalanmış olan mezar odasını buldular. Kraliçenin muhteşem siyah bazalt lahdinin devasa kapağı dört büyük parçaya ayrılmıştı. İçeride sadece keten sargı parçaları ve kemik kırıkları kalmıştı, ancak dışındaki yazıtlar sağlamdı. Bu yazıtlar onu “[gök tanrıçası] Nut’un bedensel kızı” ve “[yer tanrısı] Geb’in kızı” olarak ilan ederek, kraliçeyi doğrudan ilahi bir soya bağlıyordu.

En önemli keşif ise mezar odasının duvarlarında uzun hiyeroglif sütunları halinde yazılmış ve 4000 yıldan fazla bir süre sonra bile yeşil boya izleriyle parıldayan yazılardı. Bunlar, Eski Krallık firavunlarının en kutsal tılsımları olan Piramit Metinleri idi. Piramit Metinleri ilk olarak Ankhnespepi’nin doğumundan yaklaşık altmış yıl önce Kral Unas’ın mezarında ortaya çıkmıştı. Bu tılsımlar, firavunu ilahi bir varlığa dönüştürmek, öbür dünyada güvenli yolculuğunu sağlamak ve tanrılarla ebedi birleşmesini bahşetmek için tasarlanmıştı.

Ankhnespepi’nin mezarındaki metinler ise zamanın ve yağmacıların etkisiyle yüzlerce parçaya bölünmüştü. Araştırmacıların bu kutsal metinleri okuyabilmesi için, kumlara saçılmış bu taştan yapbozu büyük bir titizlikle yeniden birleştirmeleri gerekecekti.

II. Ankhnespepi’nin piramit metinlerini yeniden inşa etmek

Yirmi yılı aşkın bir süredir Mathieu ve MAFS ekibi, II. Ankhnespepi’nin mezarındaki yazıtları bir araya getirmek için iğneyle kuyu kazar gibi çalışıyor. Mathieu, metinlerin ilk parçalarının 2000 yılında keşfedilmesinin ardından, 2003 yılına gelindiğinde 1.035 yazılı blok bulunduğunu ve envantere işlendiğini hatırlatıyor. Takip eden sezonlarda Collombert’in yeni buluntular eklemesiyle birlikte toplam 1.617 parça gün yüzüne çıkarıldı. Bu devasa veri setindeki her bir taş parçası; tek tek fotoğraflanmalı, teknik çizimleri yapılmalı, incelenmeli ve dijital ortama aktarılmalıydı.

Bu blokları tekrar birleştirmek; parçaların birbirinden tamamen farklı boyutlarda olduğu, pek çok kısmın ise tarih içinde kaybolduğu devasa bir üç boyutlu yapbozu çözmeye benziyordu. Buna rağmen ekip, küçük parçaları büyük bloklara oturtarak ve ufalanmış kenarları milimetrik hesaplarla hizalayarak metnin yazım sırasını çözmeyi başardı. Bu süreç, aslında kraliçenin mezar odasının içini baştan aşağı yeniden inşa etmeyi gerektiren devasa bir görevdi.


Ankhnespepi’nin, mezar odasına Piramit Metinleri’ni kazıtması devrim niteliğinde bir eylemdi. (Kaynak: Wikimedia Commons)

Mathieu ve ekibin yorulmak bilmez çalışmaları sonunda bir mucizeyle taçlandı: Daha önce hiçbir firavun mezarında rastlanmamış 10 yeni tılsımı da içeren, neredeyse eksiksiz bir Piramit Metinleri külliyatı ortaya çıktı.

Bu yeni tılsımlar; temel olarak beslenme, korunma ve kraliçenin tanrılar katına yükselişi üzerine odaklanıyor. Mezarlarına Piramit Metinlerini kazıtan 11 hükümdarın her biri, muhtemelen kendi kişiliklerini ve dini tercihlerini yansıtan özgün versiyonlar seçmişti. Ankhnespepi’nin kendine özgü tılsımlarının çoğu, ona kraliyet sembolleri ve büyülü nesneler sunuyor; bu da onun yeniden dirilmiş bir firavun olarak statüsünü pekiştirme arzusunu simgeliyor. Bir tılsımda, “Al bunu, senin papirüs asandır” denirken; bir diğeri, “Kendini kırmızı taçların dalgalarına bırakabilmen için kanallar sana açıldı” vaadinde bulunuyor.

Metinlerin diğer bölümleri, kraliçenin ilahi yönünü ilan ederek tanrılarla olan ebedi kavuşmasını tasvir ediyor: “Tanrıları bulacaksın… onlarla birlikte oturacak, onlarla yemek yiyecek ve kutsal güneş teknesinde onlarla yolculuk edeceksin.

Bir başka pasaj ise şu görkemli ifadeleri barındırıyor: “Gök senin için sarsılıyor, yer senin için titriyor; ölümsüz yıldızlar önünde eğiliyor, çünkü sen Osiris’in kendi tahtına oturttuğu kişisin.

Bu metinler, bir kralın öbür dünyada refah içinde yaşaması için ihtiyaç duyduğu tüm teolojik araçlarla Ankhnespepi’yi de donatıyordu.

Kraliçenin bu tılsımları duvarlara kazıtma tercihi, salt bir dini hırstan çok daha fazlasıydı. Bu, tanrıların onun saltanatını desteklediğine dair güçlü bir beyandı. Hayattayken Mısır’ın yönetimini oğluna devretmişti; ancak ölümünde bir firavunun sahip olduğu tüm güç ve ayrıcalıkları bu kez kendi adına ve sonsuza dek geri alıyordu.

Standartları belirleyen kraliçe

Ankhnespepi’nin hikayesi ne kendi ölümüyle ne de Eski Krallık’ın çöküşüyle nihayete erdi. Aksine onun hükümdarlığı, kendisinden yüzyıllar sonra tahta çıkacak olan ve bugün dünya çapında tanınan güçlü Mısır kraliçeleri için sarsılmaz bir model teşkil etti.

Yaklaşık bin yıl sonra, Mısır’ı kendi başına yöneten nadir kadın hükümdarlardan biri olan Hatşepsut tahta geçtiğinde; krallara mahsus hükümdarlık alametlerini benimsemiş ve kendisini bir tanrının ilahi kızı olarak takdim etmişti. Bu duruş, aslında Ankhnespepi’nin bin yıl önce krallık ayrıcalıkları üzerinde dile getirdiği hak iddialarının tarihsel bir yankısıydı.

Aynı şekilde Nefertiti de nüfuzunu artırdıkça Ankhnespepi’nin açtığı yoldan ilerlemeyi seçti; kendisini ikonik firavun duruşlarında ve kilit dini rollerde tasvir ettirdi. Bazı araştırmacıların savunduğu gibi, eşinin ölümünden sonra bizzat firavun olarak hüküm sürdüyse, bu hamleleri muhtemelen taht üzerindeki meşruiyetini pekiştirmek adına atmıştı.

Kleopatra, kendisini tanrıça İsis’in yeryüzündeki tecellisi olarak konumlandırdığında, aslında Ankhnespepi’nin 2.000 yılı aşkın bir süre önce Brooklyn Müzesi’ndeki o meşhur heykelinde İsis’e atıfta bulunarak ima ettiği şeyi açıkça ilan ediyordu. Kleopatra iktidarı ele geçirdiğinde, kökleri öylesine eskiye dayanan bir kraliçelik geleneğine atıfta bulunuyordu ki, bu miras o dönemde bile “antik tarih” sayılırdı. Bu öncü kadınların tamamı, temelleri Ankhnespepi gibi isimler tarafından atılan bir “kadın gücü” ekolünden beslenmişlerdi.

Ankhnespepi’nin piramidi, mezar metinleri ve taşıdığı unvanlar; erkek hükümdarların gölgesinde kalmayı reddeden bir figürü gözler önüne seriyor. O, Mısır kraliçelerinin neler başarabileceğine dair sınırları en baştan çizdi: Koruyucular, güçlü naibeler, ilahi kızlar ve hükümdarlar…

Boyalı hiyerogliflerin dört binyıl sonra bile hala parladığı mezar odasının loş ışığında, kraliçenin vizyonu tüm netliğiyle duruyor. O; tanrılar arasındaki yerini sağlamlaştırmak için krallara ait tılsımları talep eden ve yönetme gücünün yalnızca erkeklerin tekelinde olmadığını kanıtlayan, zamanının çok ötesinde bir kadındı.

National Geographic. 15 Aralık 2025.

 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için