Blog
Kıbrıs’ta Bulunan Altın Taçlar, Üç Kültürün Sanatını Birleştiriyor
Arkeologlar, eski liman kenti Hala Sultan Tekke yakınlarındaki mezarlarda, alına bağlanmak üzere yapılmış dokuz taç ve ölülerin dudaklarına yerleştirilen iki ağızlık buldu.
www.arkeofili.com
Kıbrıs’ta bulunan 3.400 yıllık altın taçlar ve ağızlıklar, eski Akdeniz’deki birçok kültürün sanatını harmanlıyor.

2016 ve 2024 yılları arasında kazılan Hala Sultan Tekkesi’nden taçlar ve ağızlıklar. C: Rainer Feldbacher ve Peter M. Fischer
Arkeologlar, eski bir kentin dışındaki molozlara gömülü halde, üzerine güneş taçlı boğalar ve koşan dağ keçileriyle süslenmiş altın taçlar ve ağızlıklar keşfetti. Bunların tasarımları, eski Akdeniz’in neredeyse her köşesinden ödünç alınmış ve tarihin ilk büyük küreselleşme çağlarından birindeki eski ticaretin bir anlık görüntüsünü sunuyor.
Arkeologlar, eski liman kenti Hala Sultan Tekke yakınlarındaki mezarlarda, alına bağlanmak üzere yapılmış dokuz taç ve ölülerin dudaklarına yerleştirilen iki ağızlık buldu. Oxford Journal of Archaeology’de yayımlanan çalışmaya göre, yerel Kıbrıslı altın ustaları bu süs eşyalarını yaklaşık 3.400 yıl önce yaptı. Zanaatkarlar, eski Mısır, Minos, Yakın Doğu ve Miken imgelerini kendilerine özgü bir üslupta birleştirdiler.
Kazıları yöneten, Gothenburg Üniversitesi’nde profesör olan çalışmanın yazarı Peter M. Fischer, “3.000 yıldan uzun süre önce yaşamış insanların kalıntılarıyla, doğu Akdeniz’in dört bir yanından, yani Yunanistan, Mısır, Anadolu, Levant, Mezopotamya, Hindistan, Afganistan, Baltık bölgesinden ve ötesinden gelmiş nesnelerle bir arada karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu, Hala Sultan Tekke’nin birbirine bağlı bir dünyanın parçası olduğunun güçlü bir hatırlatıcısı” diyor.
Gelişen bir kasaba ve onun elit ölüleri
Çalışmaya göre Hala Sultan Tekke, yakınlardaki Larnaka Tuz Gölü’nün korunaklı bir koy olduğu ve adanın en iyi doğal limanlarından birini sunduğu, kabaca MÖ 1.630 ila 1.150 arasında gelişti.
Kent devasa olmalıydı. Fischer’e göre, 2010’dan bu yana yürütülen bir yüzey araştırmasına dayanarak, kent en az 25 hektarlık bir alana yayılıyordu. Bu da onu “Kıbrıs’ta bilinen en büyük Tunç Çağı kent merkezi ve tüm doğu Akdeniz’deki en büyüklerden biri” yapıyordu.
Kent buradan bakır eritiyor, çanak çömlek üretiyor ve Afganistan’dan lapis lazuli, Baltık bölgesinden kehribar ve Hindistan’dan akik gibi lüks mallar için ticaret yapıyordu.
2016 ile 2024 arasında burada sekiz oda mezar gün yüzüne çıkarıldı. Bu mezarlar çok önceden kendi içlerine çökmüş ve içindekiler molozların arasına gömülmüştü. Bu, ölüler için bir kötüydü ama binlerce yıl sonra, molozun ölüleri ve eserlerini koruduğunu keşfeden arkeologlar için bir şanstı.
En çarpıcı taçlardan biri, Mısır imgeleriyle eski Miken Yunan motiflerini bir araya getiriyordu. Bu taç, palmiye ve rozet motifleriyle çevrelenmiş, güneş taçlı boğaların başlarını gösteriyor. Bu, tanrı Apis’le ilişkilendirilen tipik bir Mısır imgesi. Bu imgelerin karışımı, Kıbrıslı altın ustalarının yalnızca başkalarının mallarını deniz aşırı satan aracılar değil, bir fikirler potasının yaratıcıları olduğunu gösteriyor.
Bu parçanın gizlediği bir sürpriz de var. Boğalar tipik olarak erkeklikle ilişkilendirilirdi. Ama boğa taçlı bu eserin 35-40 yaşlarında bir kadına ait olduğu bulundu. Bu da simgenin yalnızca erkeklere ayrılmadığını düşündürüyor.
Bu taçlar yalnızca ölüler için değildi ve daha ağır olanlar aşınma izleri gösteriyordu. Bu da insanların onları büyük olasılıkla yaşarken de ama neredeyse kesinlikle yalnızca ender ve özel durumlarda taktığını düşündürüyor. Buna karşılık daha hafif olanlar fazla cılızdı ve yalnızca ölümde kullanılmış olmalıydı.
Daha sade olan ağızlıklar ise daha esrarengizdi. Başka Akdeniz kültürlerinde de bulunsalar da bunların işlevleri gizemini koruyor. Fischer, “Altın ağızlıkların neyi temsil etmesinin amaçlandığını kesin olarak söyleyemiyoruz ama büyük olasılıkla ölünün öbür dünyaya geçişini imleyen cenaze ritüelinin bir parçasını oluşturuyorlardı” diyor.
Kıbrıs yapımı mı?
Yabancı motiflerine rağmen, bu nesneler büyük olasılıkla Kıbrıs’ta yapılmıştı.
Bu tür altın ustası atölyelerinin nerede bulunmuş olabileceği uzun süredir tartışılıyor, ancak çalışma, bu eserlerin Hala Sultan Tekke’de üretilmiş olabileceğini öne sürüyor. Bunları yapmak için gereken altın ise belki uzaktaki Mısır’a ait Nubia madenlerinden, hatta Balkanlar’da bilinen en eski açık ocak altın madeni olan Bulgaristan’daki Ada Tepe’den ticaretle getirilmişti.
İlginç biçimde, tüm zenginliklerine rağmen mezarlar yalnızca killi toprağa oyulmuş ve göze çarpmayacak biçimde işaretlenmişti. Fischer, “Sakinlerin, antik çağda mezar soygunculuğu riskinin zaten farkında olduğuna inanıyorum” diyerek, sade dış görünüşün mezar soyguncularını caydırmış olabileceğini öne sürüyor. Bu durum, bugün bile süregelen bir kaygı.
Eski kentin şimdiye dek yalnızca küçük bir yüzdesi kazılmış durumdayken, Fischer’in öğrencileri ona bazen kentin tamamını kazmanın ne kadar süreceğini soruyor. Onun hesabına göre: “en az 630 yıl.”
Ama Fischer, kentin büyük bölümünü gelecek kuşaklara bırakmaktan rahatsız değil. “Ne de olsa onların, bizimkinden daha iyi kazı yöntemleri olabilir. Her yeni kazı alanı sürprizler ortaya çıkardı, bu yüzden kentin hâlâ anlatacak çok hikâyesi olduğuna inanıyorum.”
Makale: Fischer, P. M. (2026)


Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >