Blog

Tem20

Odysseia’nın Orijinal Bir Versiyonu Var mıydı?

Kategori: Arkeoloji ve Sanat Haberleri  |  Yorum: 0 yorum

etiketler  HomerosİlyadaOdysseiaTrova Savaşı



Odysseia’nın Orijinal Bir Versiyonu Var mıydı?

Şu sıralar Christopher Nolan’ın son Hollywood filminin de ana temasını oluşturan ünlü epik şiirin günümüze ulaşan en eski fragmanları, 2.000 yıldan daha eskiye dayanıyor.

 

Begüm Bozoğlu - www.arkeofili.com

 

Bugün tek bir kitap olarak okuduğumuz Odysseia destanının sözlü gelenekten yazılı metne uzanan yolculuğu nasıldı?

 

Odysseus ve Polyphemos, Arnold Böcklin, 1896. C: Wikimedia Commons

Şu sıralar Christopher Nolan’ın son Hollywood filminin de ana temasını oluşturan ünlü epik şiirin günümüze ulaşan en eski fragmanları, 2.000 yıldan daha eskiye dayanıyor. Ancak Odysseus adındaki bir kahramanı anlatan sözlü anlatım geleneği bundan çok daha eskilere uzanıyor.

Diyelim ki Odysseia’yı okumak istiyorsunuz, ama 17. yüzyılın başlarında yaşıyorsunuz ve Grekçe bilmiyorsunuz. George Chapman’ın destanın ilk eksiksiz İngilizce çevirisini yayımladığı 1615 yılına kadar şansınıza küsmeniz gerekirdi. Chapman’ın çevirisi şu dizelerle başlıyordu:

“The man, O Muse, inform, that many a way
Wound with his wisdom to his wished stay”

(“Ey Musa (ilham perisi), anlat o adamı; bilgeliğiyle nice yolu
Aşıp arzuladığı yere ulaşan adamı.”)

İki yüzyıl sonra, okurların dikkatini çekmek için pek çok farklı çevirinin birbiriyle yarıştığı bir dönemde, şair John Keats eline Chapman’ın bu çevirisini aldı. Ertesi sabaha kadar, metnin kendisini ne kadar derinden etkilediğine dair bir şiir kaleme almıştı bile. Anlayacağınız, okumak için bütün gece sabahlamıştı.

Günümüzde çoğu okur Robert Fitzgerald, Robert Fagles ya da Emily Wilson gibi farklı çevirmenlerin versiyonlarını tercih ediyor. Fitzgerald destana, “Söyle içimde, Musa, benim aracılığımla anlat / her türlü mücadelede usta o adamın hikayesini” sözleriyle başlıyor. Fagles, “Anlat bana Musa, o adamı, dönüp dolaşan o adamı” diyor. Wilson ise çok daha doğrudan bir ifade kullanıyor: “Anlat bana karmaşık bir adamı.”

Bu varyasyonların merkezinde, Homeros’un kahramanını tanımlamak için kullandığı ilk sıfat yer alıyor: polytropos. Yunancadaki bu sözcük, “çok” anlamına gelen poly önekiyle, “dönüş”, “yön” ya da “yol” anlamlarına gelebilen tropos kelimelerini bir araya getiriyor.

Wilson’ın 2017 tarihli çevirisi, özellikle amatör klasikçiler arasında epey tartışma yaratmış, bu çevreler Homeros’un dilinin böyle “modern tınlamaması” gerektiğinde ısrar etmişlerdi.

Peki bu eleştirilerle Wilson’ın orijinal şiire daha sadık kalması gerektiğini mi kastediyorlardı? Wilson, bazı çevirmenlerin basitleştirip tek tipleştirdiği polytropos kavramındaki anlam muğlaklığını korumak üzerine yazılar kaleme aldı. Sahi, Odysseus kendisi mi yönünü belirliyordu, yoksa kader tarafından bir yerlere mi savruluyordu?

Metrik yapıya gelecek olursak; orijinal Grekçe metin daktilik heksametron (altılı vezin) ile yazılmıştı, bu yüzden Wilson İngilizcedeki en uygun karşılık olarak iambik pentametronu (beşli vezin) seçti. New York Times’a verdiği röportajda belirttiği gibi, bu vezin aynı zamanda “Shakespeare ve Milton’ın da kullandığı” ölçüydü.

Tek ve mutlak doğru bir Odysseia metni bulma arayışı, aslında kendi içinde köklü bir gelenek. Günümüzdeki çeviri tartışmaları bir yana, okurlar binlerce yıldır bu destanı anlatmanın en doğru yolunun ne olduğu üzerine tartışıp duruyorlar. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki bilginler, daha MÖ 3. yüzyılda bile Grekçe metnin güvenilir ve standart bir versiyonunu ortaya koymaya çalışıyorlardı.

Destanı kendi süzgecinden geçirip yorumlayan en son isim ise elbette, şu sıralar sinemalarda fırtınalar estiren büyük bütçeli uyarlamasıyla Christopher Nolan oldu. Ünlü yönetmen, özellikle Wilson’ın meşhur giriş cümlesinden ilham aldığını belirtiyor; röportajlarında Odysseus’un köşeli, kusurları olan ve sınırları zorlayan bir kahraman olarak karakterize edilmesinin kendisini çok cezbettiğini açıklıyor. Haliyle bu yeni yorum, Homeros’un gerçek niyetinin ne olduğuna dair tartışmaları bir kez daha alevlendiriyor.

CUNY Graduate Center’da klasik filoloji uzmanı olan Joel Christensen, “Orijinal ve güvenilir bir versiyon bulma arayışı, tüm eski geleneklerin içine işlemiş bir durum” diyor. “Elimizdeki Odysseia, neredeyse 2.500 yıldır ‘asıl Odysseia’ olarak kabul gördü ve kendi içinde bir otorite haline geldi. Bu yüzden asıl ilginç soru şu: Neden başka bir versiyon değil de, tam olarak elimizdeki bu metin günümüze ulaşan Odysseia oldu?”


Odysseus ve adamları, deniz canavarları Skylla ile Kharybdis’in arasından geçiyor. C: Getty

Odysseus’un ezgisi

Geleneksel olarak iki büyük epik şiir Homeros’a atfedilir. İlyada, Troya Savaşı’nın son yılında savaşçı Akhilleus’un hikayesini anlatır. Odysseia ise savaşın bittiği yerden devam eder. Bu kez hikayenin merkezinde, evine dönmek için çıktığı on yıllık yolculukta karşısına çıkan mitolojik düşmanları kıvrak zekasıyla alt eden İthaka Kralı Odysseus vardır. Her iki destan da Tunç Çağı’nda geçer.

Odysseus’un hikayesinin dilden dile ne zaman dolaşmaya başladığı net olarak bilinmiyor. Hikaye sözlü gelenek içinde doğduğu için en eski versiyonları arkeolojik kayıtlarda hiçbir iz bırakamadı. Metindeki bölümlere ilişkin günümüze ulaşan en eski referanslar yazılı değil, görsel. Örneğin MÖ 7. yüzyıla ait bazı çömlek parçalarında Odysseus’un tek gözlü dev (Kiklop) Polyphemos’u kör ettiği sahne yer alıyor.

Pek çok araştırmacı, bu anlatıların çok daha erken dönemlerde şekillenmeye başladığını düşünüyor. College of the Holy Cross’ta klasik uzmanı olan Mary Ebbott’a göre, metinlerde sözü geçen bazı nesneler, hikayelerin MÖ 2. binyılda bile anlatıldığını düşündürüyor. Bunlardan biri, Odysseus’un taktığı yaban domuzu dişlerinden yapılmış miğfer.

Houston Üniversitesi’nden klasik uzmanı Casey Dué’ye göre, elbette bir zamanlar birileri, Troya Savaşı’ndan evine dönmeye çalışan Odysseus adlı bir savaşçı hakkında bu hikayeyi ilk kez anlatmış olmalı ama o ilk anlatıya ulaşmamız mümkün değil.

Ses kayıt teknolojisinin icadından binlerce yıl önce gerçekleştirilen canlı performansları bilim insanlarının bugünden incelemesi elbette imkansız. Ancak 1930’larda Harvard Üniversitesi’nden klasik uzmanı Milman Parry ile asistanı Albert Lord, sözlü hikaye anlatımı geleneğinin hala canlı olduğu Yugoslavya’ya gittiler. On beş ay boyunca yüzlerce sözlü icrayı kaydettiler. Parry’nin 1935’te yazdığı üzere, bu ezgisel anlatıların “bulanık bir geçmişten yapayalnız kalıntıları gibi günümüze ulaşan büyük şiirlerin” yapısını çözmesini umuyorlardı. Bu eserlerin biçiminden yola çıkıp geriye doğru iz sürerek, nasıl inşa edildiklerini öğrenmek istiyorlardı.

Araştırmacıları en çok etkileyen kişilerden biri, 12.000 dizeyi aşan hikayeleri seslendirebilen Avdo Mededovic oldu. Bu uzunluk aşağı yukarı Odysseia ile aynıydı. Bir gün Mededovic daha önce hiç duymadığı bir ezgiyi dinledi. Yalnızca bir kez duymuş olmasına rağmen hemen ardından kendisi söylemeye başladı. Lord, The Singer of Tales adlı kitabında, Mededovic’in şarkıyı önceki icrada eksik kalan “bir duygu derinliğiyle” söylediğini anlatıyor.

Peki ama Mededovic’in başarısının temel dayanağı neydi? Parry, Yugoslavya’ya gitmeden önce teorisini çoktan geliştirmişti. 1932’de şöyle yazmıştı: “Okuma yazmanın olmadığı bir toplumda şair, günümüzde bu tür topluluklar üzerine yapılan çalışmalardan da bildiğimiz üzere, dizelerini her zaman belirli kalıplardan kurar. Bunu başka türlü yapması mümkün değil.”

Halk ozanları binlerce dizeyi ezberlemek yerine temalar, ölçü ve sıfat kalıpları gibi temel yapı taşlarını kullanarak muazzam bir hızla doğaçlama şarkılar üretiyorlardı. Yugoslavya’daki ozanlar dakikada on ila yirmi tane on heceli dize söyleyebiliyordu. Her performansı, katı kurallar çerçevesinde doğaçlama yaparak çözmeleri gereken bir bilmece gibi ele alıyorlardı.

Örneğin Mededovic’in ustalıkla yeniden söylediği şarkıda bir toplantı (meclis) sahnesi vardı. Ozan bu tekil parçayı daha önce hiç duymamış olsa bile, bu temaya sahip başka şarkıları gayet iyi biliyordu ve bunları her zaman benzer bir üslupla icra ediyordu.


Odysseus’un Polyphemos’u kör edişini betimleyen, MÖ 7. yüzyıla ait bir amphora. C: Butko, Wikimedia Commons

Christensen’a göre Parry ve Lord, “temaların ve olay örgülerinin istenildiği kadar genişletilip daraltılabildiği, son derece esnek bir sözlü gelenekle” karşılaştı. İkili, İlyada ve Odysseia’nın gelişim sürecinde yaşananların da tam olarak bu olduğuna inanıyordu.

Homeros destanlarında, ozanların daha önceden de anlattığı bilinen temalar yer alır. Dué, “Önünüzde bir düğün teması olabilir veya ‘bir kahramanın öfkelenip savaştan çekilmesi’ teması işlenebilir” diyor. “Dinleyiciler, böyle bir hikayenin içine girdiğimizde sırada ne olacağına dair bazı beklentiler taşırdı.”

Bu kalıplar cümle düzeyinde de karşımıza çıkar. Lise öğrencileri Odysseia’nın sıfat kalıplarıyla dolu olduğunu öğrenirler. Odysseus “büyük stratejist”, tanrı Proteus ise “denizlerin kadimi” olarak anılır. Sözlü şairler, orijinal Grekçe metinde bu sıfatları muhtemelen o anki vezne hangisi uyuyorsa ona göre seçiyorlardı.

Biyografi yazarı Robert Kanigel, Hearing Homer’s Song adlı eserinde şöyle yazıyor: “Sonuç olarak, Parry, her kahraman, tanrı veya tanrıça için, her gramer durumunda, heksametron (altılı vezin) dizisinin her bir konumunda, genellikle yalnızca tek bir sıfatın ona eşlik ettiğini neredeyse kanıtladı.”

Parry ve Lord’un geliştirdiği model, klasikçilerin Homeros geleneğine bakışını kökten değiştirdi. Peki bugün bildiğimiz Odysseia versiyonunu kim yazıya geçirdi? Ebbott’a göre, bu soruların yanıtını kimse bilmiyor. Yapılabilecek tek şey, eldeki somut kanıtlardan yola çıkarak mümkün olan en iyi modeli kurmaya çalışmak.

Odysseia nasıl sabit bir metne dönüştü?

Antik çağda dinleyiciler zaten bildikleri hikayeleri duymayı beklerlerdi. Ozanların yepyeni anlatılar yaratması gerekmiyordu. Asıl mesele eski hikayeleri kendi yorumlarıyla etkileyici biçimde sunabilmekti. Ebbott, “Hem ozan hem de dinleyici için önemli olan şey, hikayeyi doğru biçimde, her zaman anlatıldığı gibi anlatmaktı” diyor.

Tabii hikaye anlatıcılarının dinleyici kitlesinin beklentilerini doğru tartması, yani performanslarını seyircinin tepkisine göre ayarlaması gerekiyordu. Dué’ye göre bir anlatının başarısı, “geleneğe ne kadar bağlı kaldığı ve bu sayede dinleyicilerde ne kadar güçlü bir duygu uyandırdığıyla” ölçülürdü. “Dinleyiciler yoğun biçimde etkileniyorsa, anlatıyı dinlerken gözyaşlarına boğuluyorsa, işinizi doğru yaptığınızı anlardınız.”

MÖ 4. yüzyılda yaşamış olan ünlü filozof Platon, diyaloglarında Sokrates ile Ion adındaki bir ozanın konuşmasını kurgular. Homeros şiirleri icra eden Ion, kısa süre önce katıldığı bir yarışmada “birincilik ödülünü kazandığını” övünerek anlatır. Sokrates ise özellikle çarpıcı bölümleri seslendirmenin nasıl bir his olduğunu merak eder. Bunlardan biri, Odysseus’un karısına yıllardır eziyet eden taliplere saldırdığı sahnedir.

Filozof, İon’a, “Anlattığın kişilerin ve yerlerin arasındaymış gibi hissediyor musun? Kendini İthaka’da ya da Troya’da sanıyor musun?” diye sorar. Ardından, “Dinleyicilerin çoğu üzerinde de benzer bir etki yarattığının farkında mısın?” diye ekler.

Ion bu soruya, gözünün her zaman seyircinin üzerinde olduğunu belirterek yanıt verir: “Çünkü onları ağlatabilirsem, günün sonunda gülen ben olacağım.” Yani seyirciyi doğrudan etkileyip ağlatmayı başarabilirse, büyük ödülü kazanacaktır. Ancak performansı beklediği etkiyi yaratmazsa, “Ödeme vakti geldiğinde bu kez hüngür hüngür ağlayan ben olurum” diyerek işin maddi boyutuna dikkat çeker.

Harvard Üniversitesi’nden klasik uzmanı Gregory Nagy’ye göre Odysseia, Homeros adıyla bilinen tek ve yetenekli bir şairin eseri değildi. Destan, sözlü anlatı geleneğinin içinde yetişmiş kuşaklar boyunca pek çok icracının katkısıyla oluşmuştu. Antik dönemde katı kurallar altında düzenlenen bu festival performansları da destanın giderek daha sabit bir biçim kazanmasına yardımcı olmuştu.

Nagy’nin açıkladığına göre MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda, bugün “bizim İlyada’mız” ve “bizim Odysseia’mız” diye bildiğimiz iki destanın daha erken, ancak özgün olmayan biçimleri, Panionia adı verilen mevsimlik festivalde seslendiriliyordu. Panionia, “tüm İonyalıların festivali” anlamına geliyordu. Daha sonra, MÖ 6. yüzyılda Atina devleti, Panathenaia festivali kapsamında bu iki destanın icralarını desteklemeye başladı.


Odysseus’u gemi direğine bağlı halde betimleyen bir mozaik. C: Getty

Nagy, “Bu aşamada daha erken dönem İon dinleyicilerinin dünya görüşü, daha sonraki Atinalı dinleyicilerin bakışına uyacak şekilde yeniden düzenlendi” diyor. “Bu değişimler sözlü icralar sırasında gerçekleşiyordu ve her yeni icrada hikayenin yeniden kurgulanma payı biraz daha azalıyordu.”

Panathenaia festivalinde Homeros şiirlerinin nasıl sunulacağı katı kurallara bağlıydı. Antik bir kaynağa göre ozanlar destanları, tıpkı bayrak yarışı gibi, “biri diğerinin ardından devam edecek şekilde, sırayla” okumak zorundaydı. Ebbott, “Size hikayeden bir bölüm veriliyor, ardından yarışmanın tamamında bütün hikaye baştan sona anlatılıyordu. Bu yüzden ustalığınızın bir parçası da sizden önceki kişinin bıraktığı yerden hikayeyi pürüzsüzce devralabilmekten geçiyordu” diye belirtiyor.

Christensen, bu gösterileri Talking Heads grubunun ünlü konser filmi Stop Making Sense ile karşılaştırıyor. “Baştan sona kendi içinde kusursuz bir bütünlüğü olan tutarlı bir performans izlersiniz. Ancak aslında birden fazla konserin videosu bir araya getirilerek kurgulanmıştır; dahası şarkılar farklı albümlerden, farklı sahneleme geleneklerinden gelir ama en nihayetinde tek bir anlatı bütünü halinde birleştirilir” diyor.

Ödülü kazanmak isteyen ozanlar, dinleyicinin deneyimine karşı son derece hassastı ve okudukları bölümlerin tutarlı bir bütünün parçası gibi hissettirmesine özen gösteriyorlardı. Dué’ye göre bu yarışmalar sayesinde yıllar içinde “İlyada ve Odysseia’nın görece sabit bir versiyonu” ortaya çıkmış olabilir. Yazıcılar da bir noktada hikayelerin yerleşmiş bu biçimlerini kayda geçirmiş olabilir.

Ancak tüm araştırmacılar destanların zaman içinde yavaş yavaş biçimlendiği görüşünde değil. Hayatını kaybeden araştırmacı Martin West, Odysseia’yı MÖ 7. yüzyılda tek bir şairin yazdığına inanıyordu. West’e göre bu şair, ayrı bir şairin eseri olan İlyada’yı iyi biliyor ve halihazırda dolaşımda olan hikayelerden yararlanıyordu. West, The Making of The Odyssey adlı çalışmasında, şairin “ölçek bakımından İlyada’ya denk olacak ve onun gibi yazıya geçirilerek sabitlenecek” bir destan oluşturmak istediğini savundu.

Michigan Üniversitesi’nden klasik uzmanı Richard Janko ise dil çözümlemelerine dayanarak hem İlyada’yı hem de Odysseia’yı MÖ 8. yüzyılda tek bir şairin bestelediğini öne sürüyor. Günümüze ulaşan farklı versiyonlar arasında yalnızca küçük ayrılıklar bulunduğu için, şiirlerin yüzyıllar boyunca aşamalı biçimde oluşturulduğu görüşüne de kuşkuyla yaklaşıyor.

Ancak Janko’ya göre bu şair muhtemelen okuma yazma bilmiyordu. Bunun yerine katipler, zengin bir haminin talebi üzerine ozanın ağzından dökülen kelimeleri tek tek yazıya geçirmişti.

O dönemde okuma yazma bilmeyen bir şair alışılmadık bir durum değildi. Ancak okuryazarlık yaygınlaşsa bile sözlü gelenek varlığını sürdürdü. Dué, “Muhtemelen çoğu insan destanları sahne performanslarında deneyimledi” diyor. “Kişisel kütüphaneleri yoktu. Kanepede oturup güzel bir kitap okumuyorlardı. Festivallere gidiyorlardı. Performansları dinliyorlardı.”

İlk Odysseia metinleri

Odysseia’nın bilinen en eski kayıtları, Mısır’da keşfedilen ve bazılarının geçmişi 2.000 yıldan fazlasına dayanan papirüs fragmanlarından oluşuyor. Bu ilk kopyalar, günümüz okurlarının aşina olduğu versiyona büyük benzerlik gösteriyor. Ancak aralarında ufak tefek farklar barındırdıkları için, uzmanlar tarafından bazen bu metinlerin “aykrı” veya “alışılmadık” versiyonları olarak da tanımlanıyorlar. Bu kopyaların bazılarında, daha sonra standartlaşan metinlerde yer almayan dizeler bulunurken; bazılarında ise tam tersine, sonraki metinlerde olan dizelerin atlandığı görülüyor. Yine de bu farklılıkların hiçbiri olay örgüsünü önemli ölçüde değiştirmiyor.

İskenderiye Kütüphanesi’nde Odysseia’nın farklı papirüs nüshalarını karşılaştıran araştırmacılar da bu ayrılıkları fark etmişlerdi. Dué, “Ellerindeki metinlerde bizim bugün çok biçimlilik ya da akışkanlık dediğimiz olgunun izlerini görebiliyorlardı. Ama onların amacı doğru versiyonu bulmaktı” diyor.

İskenderiyeli editörlerin hazırladığı nüshalar günümüze ulaşamamış olsa da, daha sonraki kopyalardaki açıklamalar, bu metinlere sık sık gönderme yapıyor. Christensen, “Çoğu araştırmacı, İskenderiyelilerin oluşturduğu metinlerin günümüzde kullandığımız versiyonlara oldukça yakın olduğu konusunda hemfikir” diyor. Bu dönemden sonra hazırlanan ve günümüze ulaşan nüshalarda Odysseia metninin nispeten sabit bir yapıya kavuştuğu görülüyor.

Odysseia ve İlyada’nın günümüze ulaşan en eski eksiksiz versiyonları ise Orta Çağ el yazmaları. Parşömen üzerine yazılan bu kopyalar, en erken fragmanlardan 1.000 yılı aşkın bir süre sonra kaleme alındı. Bu el yazmalarında, ana metnin çevresinde çoğu zaman oldukça ayrıntılı açıklamalar bulunuyor.

Bu açıklamalar bazen hikayenin zaman içinde kaybolmuş antik versiyonlarına gönderme yapıyor. Örneğin İlyada, geleneksel olarak Troya prensi Hektor’un cenazesiyle sona erer: “Ve böylece gömdüler atları dize getiren Hektor’u.” Ancak 11. yüzyıla ait bir nüshada, alternatif bir sona işaret eden şu not yer alır: “Ve böylece gömdüler Hektor’u. Ve sonra bir Amazon geldi, yiğit Ares’in kızı, erkek katili.”

Bazı araştırmacılar, metindeki belirli sıra dışı detayların, bir zamanlar dilden dile dolaşan ancak artık kaybolmuş versiyonların ayak izleri olup olmadığını merak ediyor. Örneğin Odysseus’un oğlu Telemakhos, İthaka’ya doğru yola çıktığında yaşanan bir sahneye dikkat çeken Ebbott, “Theoklymenos adında bir adam gelip şöyle diyor: ‘Hey, ben de sizinle gelebilir miyim? Memlekette birini öldürdüm de, acilen buradan tüymem gerek.’ Öğrencilerimle bu sahneye hep çok güleriz. Telemakhos da ‘Ha, tamam, gel tabii’ modunda takılıyor” diyor.

Peki bu karakterin hikayedeki işlevi neydi? Ya metnin kaybolmuş bir versiyonunda, bu davetsiz misafir aslında kılık değiştirmiş Odysseus’un ta kendisiyse?

Yıllar önce Dué ve Ebbott, İlyada ve Odysseia’yı tek bir versiyonu diğerlerinden üstün tutmadan sunmayı amaçlayan Homer Multitext projesini başlattılar. İşe, bilinen en eski eksiksiz İlyada metni olan ve 10. yüzyıla tarihlenen Venetus A el yazmasını dijitalleştirerek başladılar. Bu el yazmasının her sayfasında, etrafı yoğun açıklamalarla sarılmış yaklaşık 25 dize Homeros metni yer alıyor.

Dué, “İlyada ya da Odysseia’yı kitap biçiminde nasıl sunarsanız sunun, okuru bir bakıma yanıltırsınız” diyor. “Sayfanın üstüne tek bir metin koyduğunuzda, onun gerçek versiyon olduğu algısını yaratırsınız. Bu yüzden biz de metni, tek ve doğru bir versiyon varmış izlenimi yaratmadan nasıl sunabileceğimizi düşünüyorduk.”

Araştırmacılar o günden beri birkaç İlyada el yazmasını daha dijitalleştirdiler; ancak süreç epey zaman alıyor ve henüz Odysseia’ya sıra gelebilmiş değil. Yine de vizyona giren yeni filmin, genç kuşak araştırmacılara ilham vererek onları metnin günümüze ulaşan tüm versiyonlarının derinliklerine dalmaya teşvik edeceğini umuyorlar.


Matt Damon, Christopher Nolan’ın filminde Yunan kahraman Odysseus’u canlandırıyor. C: Melinda Sue Gordon / Universal Pictures

Nolan’ın Odysseia’sı

Troya Savaşı’yla bağlantılı hikayeler yüzyıllardır yazarlara, yönetmenlere ve sanatçılara ilham veriyor. Vergilius’un Aeneis’i, James Joyce’un Ulysses’i ve Madeline Miller’ın Ben, Kirke’si; Coen kardeşlerin Nerdesin Be Birader? filmi; J. M. W. Turner’ın Polyphemos’la Alay Eden Odysseus tablosu, Peter Paul Rubens’in Phaiaklar Adası’nda Odysseus eseri ve hatta Pompeii’deki duvar resimleri bu uzun geleneğin parçaları.

Uzmanlar, Nolan’ın filmini de bu geleneğin devamı olarak görüyor ve izleyicilerin metinle yeniden ilişki kurmasından memnuniyet duyuyorlar. Film şimdiden Odysseia’nın çekim gücü, destanın tarihsel arka planı ve farklı okurlara hangi çevirilerin daha uygun olabileceği üzerine çok sayıda yazının yayımlanmasına yol açtı.

Christensen, “Odysseus anlatısının yeniden uyarlanmasına ya da yeniden ele alınmasına, Euripides’in satir oyunu Kyklops kadar erken bir tarihte bile rastlıyoruz” diyor. Ona göre belirli bir versiyonun gerçekten Homeros’un Odysseia’sı olup olmadığını sormak yerine şu soruya yönelmeliyiz: “Bu eser, Odysseia’nın temel temalarından bazılarını koruyan ve onları yeni izleyicilere ikna edici gelecek bir üslupla sunan bir uyarlama mı?”

Nolan’ın karakterleri günümüz İngilizcesiyle konuşuyor. Yönetmen, Los Angeles Times’a verdiği röportajda, “insanlar için entelektüel değil, duygusal anlam taşıyan bir dil” hedeflediğini söylüyor. Yine de film, Troya Atı, Kyklops, Kharybdis ve Skylla gibi tanıdık sahnelerin; konukseverlik, eve dönüş ve kılık değiştirme gibi temaların, hatta geleneksel sıfat kalıplarının üzerine kurulmuş. Film boyunca “Bilge gözlerin var, tıpkı Athena’nın gözleri gibi” sözü tekrar tekrar duyuluyor.

Nolan, Odysseia’nın bir tiyatro uyarlamasını ilk kez 5 yaşındayken izlemiş. Filmin yapım sürecine başladığında ise hafızasında yer eden her şeyin bir listesini çıkarmış. USA Today’e verdiği röportajda, “Atı çok net hatırlıyorum. Odysseus’u direğe bağladıkları sahneyi hatırlıyorum. Bu hikaye resmen kemiklerimize işlemiş” diyor. “Ben hikayeyi baştan yazan revizyonist bir versiyon çekmek istemedim. Destandan beklentilerime tamamen sadık kalmayı seçtim.”

Peki Nolan, tıpkı antik çağın meşhur destan ozanı Ion gibi izleyicinin ruhuna dokunmayı başarabilecek mi? İlk gişe tahminleri net bir iyimserlik barındırıyor; ancak mali bilançolar açıklandığında ünlü yönetmenin gülen taraf mı, ağlayan taraf mı olacağını yakında sinema salonlarının gişe hasılatları belirleyecek.


Smithsonian Magazine. 17 Temmuz 2026.

 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için