Çocuk Kitaplarımız

Strabon

Blog

Nis8

Şehir Hayatının İlk Adımları: Çatalhöyük

 |  Kategori: Arkeoloji ve Sanat Haberleri  |  Yorum: 0 yorum

etiketler  ÇatalhöyükErihaİan HodderJames MallaartKonyaNeolatikObsidyenTarım

Şehir Hayatının İlk Adımları: Çatalhöyük

9000 yıldan da uzun zaman önce insanların yerleştiği Çatalhöyük’te, kent yaşamının tohumları ekilerek tarıma odaklanıldı.

Türkiye’nin merkezinde yer alan Çatalhöyük’te 1960’larda başlayan çalışmalarla, Neolitik dönem süresince geniş toplulukların yaşadığı birbirine bitişik evlere ait birçok katman açığa çıkarıldı.

Konya Ovası, Türkiye’nin merkezinde kilometrelerce uzunlukta bir alan kaplıyor. Konya şehir merkezinden yaklaşık 30 km uzaktaki terk edilmiş noktada, neredeyse 60 yıl önce bir grup arkeolog iki küçük tepeyi keşfederek işe başladılar. Yerel bir patikadaki bir çatal ve iki höyük buraya günümüzdeki ismini verdi. Çatal ve höyük,  bu ikisi birlikte söylenerek buraya Çatalhöyük denildi. Bugün bu alan, UNESCO tarafından erken yerleşik tarımsal yaşamı belgeleyen en önemli insan yerleşimi olarak görülüyor.

9000 yıldan daha uzun bir süre önce o zamandan beri kurumuş bir nehrin kıyısında kurulan Çatalhöyük’ün, kapıları veya pencereleri olmayan, sırt sırta düzenlenmiş, kendine özgü evler inşa eden eşitlikçi bir Neolitik topluluğa ev sahipliği yaptığına inanılıyor. Bu insanlar çatılardaki açıklıklardan içeri girip çıkıyorlardı. Bunun yanı sıra, arkalarında bazı resimler ve gizemli heykelcikler bıraktılar.

Çatalhöyük, Konya Ovası’nda bulunuyor. Doğu höyüğü (sağda) batı höyüğünden (solda) 1.500 yıl önce yerleşilmiş. Sitenin çoğu henüz kazılmadı.

Bu konutların onların ölü gömme alışkanlıklarında da önemli bir rolü vardı: Buradaki sakinler ölülerini  evlerinin altına gömüyorlardı. En parlak zamanlarda kent, yaşamlarını tarım ve giderek yükselen besi hayvancılığının desteğiyle sürdüren 8.000 kadar insana ev sahipliği yapıyordu.

Neolitik dönemde kentte yaşamın nasıl olduğu hakkında ilgi çekici detaylar ortaya koyması bir yana bu yerleşim, insanlık tarihinde kritik bir ana da tanıklık ediyor: insanların göçebe yollarla yaşamayı terk ettiği ana.

Çatalhöyük’ten önceki yerleşmelerde yüzbinlerce yıldır insanlık oradan oraya göçer bir durumdaydı. Çatalhöyük, insanların “kentsel”  hayat deneyimini en erken benimsedikledikleri anlardan birini temsil ediyor.

Çatalhöyük, Neolitik Dönemin şafağında tarımsal yerleşimlerin ilk görüldüğü alan olan Bereketli Hilal’in batı ucunda yer alıyor. MÖ 13.000 yılından itibaren, Natufian kültürü insanları tahıllar topladı ve günümüzdeki Eriha yakınlarındaki bir alanın da dahil olduğu yerde erken köy yerleşimleri kurdular. Böyle olsa bile yine de tarihçiler, yerleşik tarımla ilgili genel eğilimin MÖ 10.000 civarında başladığını düşünüyor.

Bu bitmemiş heykelcik, yaslanan bir adamı temsil ediyor gibi görünüyor. 2009 yılında Çatalhöyük’te bulundu.

Taştan bakıra

Çatalhöyük’teki en erken iskanın tarihi, Neolitik ile ilişkili yerleşik tarımın batıya doğru yayılmasının bir parçası olarak, MÖ 7400’e kadar uzanıyor. Türkiye’de yer alan yakınlardaki Hacılar’ın da bulunduğu diğer Neolitik yerleşimlerinin tarihi yaklaşık MÖ 7500’lere dayanıyor.

Hacılar, 1950’lerde İngiliz Arkeolog James Mellaart tarafından tanımlanmış ve tarihlenmişti. Bir Mısırbilimci olan Mellaart, dünyanın en eski kenti olduğu düşünülen Eriha yakınlarındaki Tel es Sultan yerleşiminde çalıştıktan sonra bu antik kentlere karşı büyük bir ilgi duymaya başladı. 1961 yılında Çatalhöyük’teki çatallı yolun yakınlarını kazmaya başladı. İkiz tepeler birkaç yıl öncesinde onun ilgisini çekmişti ve bunların bir sır barındırdığına kendini inandırmıştı.

Mellaart’ın önsezileri doğru çıktı ve alanı kazdıktan sonra Mellart, meslek hayatının en önemli buluşunu gerçekleştirdiğini anladı. Bununla birlikte, kendisine tanınan zaman kısa fakat verimli bir süre olacaktı. Eski eser ticaretiyle ilgili bir anlaşmazlık yaşayan Mellaart’ın izni geri alındı ancak dört yıllık çalışmasında, doğu höyüğündeki ve birçok evdeki 14 ayrı iskan merkezini belgeledi.

Türkiye’nin ortasındaki masif arazide yer alan faal olmayan volkanik bir dağ olan Hasan Dağı, Çatalhöyük’te iskanın olduğu zamanlarda aktifti.

1993 ve 2018 yılları arasında 25 yıl boyunca arkeolog Ian Hodder, Çatalhöyük’te uluslararası bir araştırma projesini yürüttü. Antik kente olan dikkatinin artması, buranın 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Alanı ilan edilmesine yol açtı. Çatalhöyük, sadece insanların temiz, düzenli, sıvalı evlerin içinde yaşadıklarını ortaya çıkardıkları için değil; aynı zamanda doğu höyüğünün 1.500 yıl kadar bir süre boyunca yerleşilmiş olması ile ve uzun ömürlü olmasıyla da övgüleri kazandı.

Çatalhöyük’ün bir sonraki dönemi, MÖ 5500 civarında başlayan Bakır Çağı dönemine denk gelmişti. Bu sonraki aşamada, doğu höyüğü terk edildi ve batı höyüğü gelişti. Sonraki zamanlarda batı höyüğünde Bakır Çağı ile ilişkili bir özellik olan renkli boya ile süslenmiş çanak çömlekler bulundu.

Ocak ruhu

Çatalhöyük’teki ekonomik, sosyal ve dini yaşamın çoğu evin etrafında kurulmuştu. Hepsi boyut olarak birbirine benzer olan bu evlerin çatısı altında 5 ila 10 kişilik aileler yaşıyordu. Tipik bir evde hiçbir pencere, ana bir oda ve depo olarak veya ev işleri için kullanılan yardımcı odalar yoktu. Duvarlar kerpiçten yapılmış ve sıvayla kaplanmıştı. Yaklaşık 50 cm kalınlığındaydı ve boyu 2,4 metreden daha uzundu.

Yapı malzemesi olarak kil ve sıvanın kullanılması arkeologların işini daha da kolaylaştırdı. Zemin, duvarlar ve sanat sürekli yenilenmek zorundaydı. Bazı binalarda, sadece 10 santimetrelik duvarlarda 450’den fazla sıva katmanı belgelendi. Bu katmanların her biri, binanın yapıldığı dönem hakkında bilgi verirken zaman zaman burada ikamet edenlerin günlük yaşamları hakkında, örneğin sepetler veya katlardaki halıların bıraktığı işaretler gibi, ince detaylar veriyordu.

Çatalhöyük’te bulunan bu duvar resmi hakkında çeşitli yorumlar var.

Çatalhöyük’ten bir duvar resminde bir dizi kutunun üzerine geniş bir benekli kumaş şekli görülüyor. Bir zamanlar burada bir leopar derisinin betimlendiği düşünüldü ancak araştırmacılar, şu an bu benekli şekillerin bir volkanik patlamayı gösterdiğine inanıyor. Günümüzde faal olmayan bir volkan olan Hasan Dağı, Çatalhöyük’ün 128 kilometre kuzeydoğusunda yer alıyor. Bu dağ, Çatalhöyük sakinlerinin değer verdiği volkanik bir taş olan obsidyen bakımından zengin bir kaynaktı. 2013’te yanardağ uzmanı Alex Schmitt Hasan Dağı’nın yaklaşık 9000 yıl önce patladığını kanıtladı. Bu tarih duvar resminin çizildiği evin inşa edildiği tarih ile çakışıyordu. Schmitt bu duvar resminin dünyanın en eski haritası olarak düşünülebileceğine inanıyor. Çünkü bu resim, aşağıdaki kente yukarıdan bir bakışı gösteriyor.

Sırt sırta yapılmış bu evlerde insanlar, çatıdaki açıklıklardan evlerine giriyordu. Ana odaya geçmek için merdivenlerden tutunarak aşağı iniyorlardı. Ocak ve fırın girişin altında yer alıyordu, aynı zamanda duman için baca deliği olarak da hizmet ediyordu. Zemin, küller ve is kekesi ile kararmıştı. Düzgün cilası ile oldukça değerli görülen obsidyene bu odada şekil veriliyordu ve bu obsidyen aynalar da dahil olmak üzere birçok nesnenin yapımında kullanılıyordu. Arkeologlar ayrıca yenidoğan bebek ve küçük çocukların evin bu kısmına gömüldüğünü de buldular.

1960’lı yıllarda Çatalhöyük’ün ilk çalışmalarını yapan James Mellaart, güçlü doğurganlık sembolleri olduğuna inandığı şişman figürinleri ortaya çıkardı.

Banklar veya platformlarla evin temiz kısmı kirli kısmından ayrılıyordu. Yerler yangının sebep olduğu kararmalardan uzaktı. Öyle görünüyor ki buralar da, daha sık bir şekilde sıvalanıyordu. Bu temiz alanlara da gençler ve yetişkinler gömülüyordu. Alanda yapılan sonraki kazılar sakinler arasında hijyenin önemine dair vurguyu ortaya çıkardı. Çöpler yakılıyor, gömülüyor ve külle kaplanıyordu. Bu genel temiz olma hali, neden adli testlerin bu popülasyonun dikkate değer ölçüde sağlıklı olduğunu ortaya koymasını açıklayabilir.

Bu temiz yerlerdeki duvarlar ayrıca sanat için de bir odak noktasıydı. Sanat çalışmaları genellikle kırmızı veya siyah boya maddeleriyle yapılıyordu ve bunlarda geometrik motifler, insan elleri ve vahşi hayvanlar öne çıkıyordu. Bu hayvanlarla olan ilişkiler yerel inançların güçlü bir unsuru olmalı. Leoparlar, yaban domuzları ve ayıların tamamı resmedilmişti. Bunlar arasında muhtemelen en önemli olanı, boynuzu platformlara ve evin içindeki başka yerlere yerleştirilmiş olan vahşi boğaydı. Genellikle erkek olan vahşi hayvanların boynuzları bir ev inşa edildiğinde ya da terk edildiğinde hediye olarak buraya bırakılıyordu. Araştırmacılar burada yaşayan insanların doğaya karşı korkularının üstesinden gelmek için ya da onun güçlü ruhuna yakın olabilmek için böyle yaptıklarını düşünüyor.

Ian Hodder başkanlığında yürütülen kazılarda 2016 yılında bulunan kadın figürini.

Ev ve uzak tarlalar

Çatalhöyük’e yerleşenler tahıl ve baklagil yetiştirdiler, koyun ve keçi güttüler ve bizon, karaca, geyik, yaban domuzu ve kuş gibi vahşi hayvanları avladılar. Yaşadıkları kırsal çevre önlerine elma, badem, fıstık, balık ve su kuşu yumurtası gibi birçok yabani yiyecek sunuyordu. Alçı ve çamur gibi yapı malzemeleri yerleşimin hemen yakınında hazır bulunuyordu.

Arkeologlar evlerin tarım yapan kişilerin tarlalarına yakın olmadığını bulduklarında şaşırdılar. Bu, binlerce insandan oluşan tarımsal bir topluluk için beklenmedik bir durumdu. Hodder ve ekibine göre, bunun olası bir açıklaması köydeki kil ve alçıya olan büyük talep olabilir. Eğer insanlar tarım yaptıkları arazilere daha yakın yaşasalardı, evlerini inşa etmeleri için gerekli kili elde etmek için yolculuk yapmak zorunda kalacaklardı. Bunları taşımak için kullandıkları hasır sepetler bölgenin genişlediği yerler boyunca büyük miktarlarda şeyler taşımaya uygun değildi. Hasatlarını taşımak ve depolamak daha kolaydı.

Çatalhöyük’teki kentliler uzak mesafede ticaretle uğraştıklarından, yolculuk yapmak besbelli ki onlar için bir sorun değildi. Arkeologlar, kökenleri Mezopotamya ve Levant’a uzanan hurma ağacı yapraklarından yapılmış sepetler buldular. Kabuklar, onların Kızıl Deniz veya Akdeniz yakınlarında yaşayan insanlarla ticaret yaptıklarını gösteriyor. Değerli görülen obsidyen, 128 kilometre öteden, Hasan Dağı’ndan ya da Kapadokya bölgesinin doğusunun uzak noktalarından geliyordu.

Çatalhöyük’teki bir evin rekonstrüksiyonu.

Çatalhöyük’te tarihleme yapabilecek hiçbir anıtsal yapı (tapınak, büyük toplumsal yapılar ya da mezarlık gibi) bulunamadı. Arkeologlar bu eksikliğin, toplumun dikkat çekecek şekilde eşitlikçi bir toplum olduğunu öne sürdüğünü söylüyor. Daha çok mezarın bulunduğu ve daha ayrıntılı bir mimariye sahip, kaideler üzerine oturtulmuş boğa boynuzları veya diğer elementlerin göze çarptığı bazı binalar tespit edildi ancak bu evlerde yaşayan insanlar ne yiyecek üretimini kontrol ediyordu ne de mezarları diğerlerinden daha incelikli bir işçiliğe sahipti. Bunların, topluluğu hayatta tutan tarihi ve kültürel hafızayı korumaya hizmet ettikleri düşünülüyor. Hodder’ın ekibi bu yapıları “tarih evleri” olarak adlandırmıştı.

Alanın en sonunda neden terk edildiği hakkında da birçok esrarengiz şey var. Kanıtlar, kültürel değişiklikler ya da iklim değişikliği sebebiyle toplumsal sistemin giderek artan bir şekilde çözüldüğünü söylüyor. Sonraki dönemlerde arkeologlar, toplumsal sınıf ayrımlarındaki farklılıklarda bir artış olduğunu tespit ettiler. Evler artık ritüellerin ve sosyal ilişkilerin bir mekanı olmaktan çıkıp üretim ve tüketim merkezleri haline gelmişti.

Çatalhöyük’teki yüzeysel alanın tamamının sadece %4’ü araştırıldı. Bu da demek oluyor ki, Çatalhöyük’ün “kentsel” konutları hakkında muhtemelen daha birçok soruyu ve cevabı elinde tutan binlerce kazılmamış yapı bulunuyor.


Christina Bellmonthe. National Geographic. 26 Mart 2019.

Arkeofili

 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için