Blog

Nis6

İnsan Olmak Ne Demek ve Buna Nasıl Karar Verdik?

Kategori: Arkeoloji ve Sanat Haberleri  |  Yorum: 0 yorum

etiketler  Carl LinnaeusHomoHomo Sapiensİnsan



İnsan Olmak Ne Demek ve Buna Nasıl Karar Verdik?

Türümüzün yaygın adı olan “human” (insan) oldukça basit bir etimolojiye sahip: Latince’den Fransızca üzerinden geliyor.

 

www.arkeofili.com

 

Bir tür olarak kim olduğumuz ve diğer canlılardan farkımızın ne olduğu sorusu, filozofları ve bilim insanlarını uzun süredir meşgul ediyor.

C: Wikimedia Commons

Dünyayla nasıl etkileşime girdiğimizden, kendimizi nasıl düşündüğümüze, birbirimizi tanımlamak için kullandığımız kelimelere kadar insan olarak yaşamın hemen her yönünü etkiliyor. Peki cevap ne? Ya da daha doğrusu, cevaplar var mı?

Türümüzün yaygın adı olan “human” (insan) oldukça basit bir etimolojiye sahip: Latince’den Fransızca üzerinden geliyor. Altı yedi yüzyıl önce kelime humayne ya da humain’di, o dönemdeki Fransızca ile aynı; bundan bin yıl önce Romalılar ortalıkta dolaşırken humanus’tu. Ne kadar uzun bir süreçten bahsettiğimiz düşünülürse pek değişmemiş.

Ama daha da geriye gidersek işler ilginçleşiyor. Humanus’un kökeni bir tür muamma, ancak büyük olasılıkla homo ile bağlantılı. Homo, Latince’de “insan” demek. Ve homo, oldukça hoş bir biçimde, Proto-Hint-Avrupa dilindeki *??m?m?’dan türüyor. Bu da katılım anlamı taşıyan *d?é??om’un bir biçimi. Peki bu son kelime ne? Proto-Hint-Avrupa dilinde “toprak” anlamına geliyor. Yani “insan”ın nihai çevirisi gayet meşru biçimde “Dünyalı.”

İngilizce dışında “insan” kelimesinin hikâyesi eşit derecede büyüleyici olabiliyor. Örneğin Çince’de ? (rén) kelimesinin ? (rén) ile ilişkili olduğu varsayılıyor. İkisi de tam olarak aynı telaffuz ediliyor, bu yüzden inandırıcı. Eğer bu doğruysa “insan” (?) olmak “nazik” ya da “iyi” (?) olmak demek. Daha da geriye gidersek beyin, kalp ve zihin anlamına gelen Proto-Sino-Tibet dilindeki *s/k-ni?’e ulaşıyoruz. Bu da “insan”ın nihai anlamını “zihin sahibi” yapıyor.

Garip bir biçimde, daha aşina olabileceğiniz bir kelime temelde aynı hikâyeye sahip: animal (hayvan), Latince anima’ya yani “ruh; zihin”e kadar uzanıyor. Ama bu ilginç bir soruyu gündeme getiriyor: İnsanlar kendilerini hayvan olarak düşünmeyi ne zaman bıraktı ya da ne zaman başladı?

İnsanlar

İnsanların kendilerini çevrelerindeki doğal dünyadan ayrı düşünmeye ne zaman başladığını neredeyse kesinlikle hiçbir zaman bilemeyeceğiz, ama makul bir tahmin yaklaşık 40.000 yıl önce olabilir. Neden? Çünkü mitler, totemler ve ritüeller için ilk kanıtların ortaya çıktığını gördüğümüz tarih bu. Bunlar insanların çevrelerindeki dünyayı kontrol etmek için boşuna da olsa her zaman yaptıkları şeyler.

Oradan itibaren tarımın, dinin ve geleneğin gelişmesi, insanların diğer hayvanlardan ayrı bir şey olduğu fikrini sürekli pekiştirdi. Ama elbette öyle değiliz. Son derece hayvanız; tıpkı bir balina, bir cüce fare ya da bir Gila canavarı gibi evrimin rastgele mutasyonlarının bir ürünüyüz. Peki bunu ne zaman anladık?

Cevap düşündüğünüzden daha erken olabilir. Batı felsefi geleneğinin kurucusu olarak kabul edilen Platon’dan başkası değildi insanları ilk kez “tüysüz iki ayaklılar” olarak tanımlayan. MÖ 4. yüzyılın sonlarına ait Devlet Adamı diyaloğunda şöyle yazmıştı: “O zaman yürüyen hayvanları hemen iki ayaklı ve dört ayaklı olarak bölmemiz gerektiğini söylüyorum. Sonra insan ırkının tüylü canlılarla aynı bölüme düştüğünü ve başka hiçbir şeyle düşmediğini görerek, iki ayaklılar sınıfını tekrar tüysüz ve tüylü olarak bölmeliyiz.”

Bu tanımda bir sorun görebilirsiniz ve bunu gören tek kişi siz değilsiniz. Bu tanım Platon’u zor durumda bıraktı: antik Yunan’ın meşhur eleştirmeni Diogenes, Platon’un derslerinden birine yolunmuş bir tavukla dalıp “İşte bir insan!” diye haykırdı.

Anlaşılacağı gibi tanım değişti. Platon, insanları “geniş tırnaklı tüysüz iki ayaklı” olarak yeniden sınıflandırdı ki bu Diogenes’in asıl meselesini kaçırdığını ima ediyor. Öğrencisi Aristoteles ise daha sonra insanların topluma katılımlarıyla tanımlandığını iddia ederek bizi zoon politikon, yani “siyasi hayvan” olarak adlandırdı. İnsanların “herhangi bir arı türünden veya herhangi bir sürü hayvanından daha siyasi hayvanlar” olduğunu söyledi ki bu, en azından arılar hakkında sınırlı bir bilgiye işaret ediyor.

Bu terimler, Orta Çağ ve Rönesans akademisyenlerinin kullandığı animal rationabile yani “akıllı hayvan” terimine yol açtı. Ve sonra her şey değişti. Neden mi? Carl adında bir adam yüzünden.

Homo

Carl Nilsson Linnaeus, basit bir hayali olan bir çocuktu: hayvanlar âlemindeki tüm dişlerin ve memelerin tam sayısını ve yerini bilmek.

Şaka değil. Yol kenarında rastgele bir at çenesi gören Linnaeus, “Keşke her hayvanın kaç dişi olduğunu ve ne tür olduğunu, kaç memesi olduğunu ve nerede bulunduğunu bilseydim, belki tüm dört ayaklıların düzenlenmesi için mükemmel bir doğal sistem çıkarabilirdim” diye yakınmıştı.

Kuşkusuz tuhaf bir söz, ama zooloji tarihinin en önemli gelişmelerinden birine yol açtı: iki adlı (binomiyal) adlandırma sistemi. Üç yıl sonra, 1735’te, yaklaşık 10.000 bitki ve hayvan türü içeren Systema Naturæ’sini yayımladı. İnsanlar da dahil.

Her şeyi doğru yapmamıştı: Primatlar yerine, başlangıçta insanları Antropomorfa grubuna dahil etmiş ve bunu Homo (insanlar), Simia (maymunlar ve primatlar) ve Bradypus (tembel hayvanlar) olarak ayırmıştı. Görünüşe göre bir noktada tembel hayvanların maymunlarla çok yakın akraba olmadığını fark etmiş ve grubu yeniden düzenlemişti: 1758’de grup Primatlar olarak adlandırılmış ve Homo, Simia, Lemur ve elbette Vespertilio (yarasalar) türlerini içermişti.

Özellikle bir öncü olduğunuzda her şeyi doğru yapmanız mümkün değil. Ama tuhaf sızmaları görmezden gelirsek çok önemli bir şey oluyor burada: insanlar ilk kez resmi olarak bir tür kuyruksuz maymun olarak, mesela bir şempanzeyle temelde eşit düzeyde sınıflandırılıyordu.

Tahmin edebileceğiniz gibi tartışmasız olmadı. Londra Linnean Derneği Koleksiyonlar Başkanı Isabelle Charmantier 2020’de şöyle açıklamıştı: “İnsanları hayvanlar ve dört ayaklılar içine dahil etme tercihi herkes tarafından hoş karşılanmadı. 1 Eylül 1735 tarihli bir mektupta Hollandalı doğa bilimci Gronovius, Linnaeus’a insanları Dört Ayaklılar altına dahil etme kararına katılmadığını söyledi: ‘İnsan hayvanlar arasında birinci sırada yer alsa da aslında Tanrı’nın insanın zevki ve yararı için yarattığı diğer tüm canlılardan üstün sayılmalıdır.'”

Ama Linnaeus haklı olarak inatçıydı. Charmantier, “Doğa tarihi ilkelerine dayanarak, dünyanın geri kalanına insan ve maymun arasında genel bir fark adlandırmaları için meydan okudu” ??diye yazdı.

Homo Sapiens

Zaman şimdiye kadar Linnaeus’u bu konuda haklı çıkardı, ancak insanlara ilişkin daha spesifik sınıflandırmalarından bazılarında değil. Tanımlayıcı özelliğimizi bize veren de oydu: Charmantier’in açıkladığı gibi Linnaeus, “insanları aynı Anthropomorpha takımındaki diğer hayvanlardan ‘kendini bil’ (‘Nosce te ipsum’) yeteneğiyle ayırt etti. Bu, Linnaeus’un 1750’lerde binomiyal adlandırma sistemini kullanmaya başladığında Homo cinsine sapiens sıfatını eklemesine yol açacaktı.”

İnsanlar sonunda ait olduğumuz yere, hayvanlar âlemine geri dönmüştü. Ve bir “teşekkür” olarak bilim Linnaeus’a eşsiz bir onur bahşetti. Her türün bir tipi vardır: tüm türü temsil etmek üzere seçilmiş tek bir örnek. Genel hatlarıyla bu bir holotip olabilir (organizmanın ilk tanımında belirlenir ve genellikle bir müze ya da kamusal koleksiyon için saklanır) ya da bir lektotip olabilir (aynı şeydir ama sonradan, geriye dönük olarak belirlenir).

Her iki durumda da iyi tanımlanmış ve mümkünse kayıttaki en eski tanım olmalı. Homo sapiens için bu gerçekten tek bir kişi olabilir: Carl Linnaeus.


IFL Science. 4 Nisan 2026.

 

Bu yazı hakkında yorum bulunamamıştır. İlk yorumu siz ekleyebilirsiniz >

Yazıya Yorum Ekleyin

* Takma ad kullanabilirsiniz

* Yorumunuzda görülmeyecektir

 Evet   Hayır* Her defasında yeniden girmemeniz için