Antik Roma’da Kıtlığın Asıl Sebebi İklim Değil Lojistikti

Önceki gönderi

Sonraki gönderi

1,4 Milyon Yıllık Ayak İzleri, İnsan Akrabasının Yaşamını Anlatıyor
The Odyssey Filminde Geçen ‘Deniz Kavimleri’ Gerçek miydi?

The Odyssey Filminde Geçen ‘Deniz Kavimleri’ Gerçek miydi?

www.arkeofili.com Nolan’ın filminde bahsedilen “Deniz Kavimleri” gerçekten var mıydı? Uzmanlara göre, gerçek bu basit anlatıdan çok daha karmaşık.

Nolan’ın filminde bahsedilen “Deniz Kavimleri” gerçekten var mıydı? Uzmanlara göre, gerçek bu basit anlatıdan çok daha karmaşık.

Mısır’daki Medinet Habu’daki duvar kabartmasının bir bölümünden alınan gravür, MÖ 1.173 civarında III. Ramses’in ordusu tarafından Deniz Kavimleri’nin yenilgiye uğratılmasını tasvir ediyor. C: Wikimedia Commons

Görünüşe göre birçok kişinin, Christopher Nolan’ın milyonlarca dolarlık Odysseia yorumu hakkında bir görüşü var; ama zekice eleştirilerin, burnu havada yorumların ve sosyal medyadaki etkileşim avcılarının ötesinde, tarihçiler filme ne diyor?

Bunu öğrenmek için, eski dünyaya dair yanlış bilgileri ve yanılgıları çürüten bir tarihçi ve bir arkeologa (Dr Josho Brouwers, Dr Matthew Lloyd ve Dr Owen Rees) düşünceleri soruldu.

Deniz Kavimleri kimlerdi?

Arkeologlar için Deniz Kavimleri, MÖ 13. yüzyılın sonu ile 12. yüzyılın başıyla, yani Doğu Akdeniz’deki bir dizi büyük uygarlığın Geç Tunç Çağı Çöküşü sırasında yıkıntıya dönüştüğü bir dönemle ilişkilendiriliyor.

Bazı tarihçiler bu altüst oluşu MÖ 1.177 yılına bağlamayı seviyor. Ancak bunu, birkaç on yıl boyunca bölgede yankılanan karmaşık bir olaylar zinciri olarak düşünmek daha doğru.

En önde gelen kurbanlar Hitit İmparatorluğu, Miken Yunanistanı ve Kenan gibi Levant kent-devletleriydi. Ancak sarsıntının etkileri, ayakta kalmayı başaran, aralarında Mısır Yeni Krallık ile Mezopotamya’daki Orta Assur İmparatorluğu’nun da bulunduğu pek çok başka örgütlü kültür tarafından da hissedildi.

(İlgili: 10 Arkeolojik Eser Eşliğinde Odysseus’un Yolculuğu)

Son birkaç yüzyılda Deniz Kavimleri, çoğu zaman bu altüst oluşun baş sorumlusu olarak gösterildi. Kıyılara yelken açan, malları yağmalayan ve kentlerini yerle bir eden, kimliği belirsiz bir erkek grubu olarak resmedildiler. Bazıları işgal edilen topraklarda kalmış, bazıları ise hızla çekip gitmiş olabilir. Ancak her iki durumda da her yer, bu istenmeyen ziyaretten sonra bir daha asla eskisi gibi olmadı.

Bu dönemde denizden gelen istilacılara dair en inandırıcı kanıtların bir kısmı, öncelikle Mısır’dan gelen, Geç Tunç Çağı çöküşünü bir şekilde atlatıp öykülerini anlatabilen az sayıda eski kaynaktan geliyor.

“Ana kaynaklar Mısır’a ait ve Yeni Krallık’ın sonlarına tarihleniyor. En az iki firavunun (Merneptah ve III. Ramses) büyük, anıtsal yazıtları, bir kısmı denizin ötesinden gelen olası bir düşman koalisyonuna karşı kazanılan zaferleri anlatıyor. Bu yazıtların en ünlüleri, III. Ramses’in yaklaşık MÖ 1.175’teki zaferini kaydedenler” diye aktarıyor tarihçi ve arkeologlar.

Hattuşa, Geç Tunç Çağı’nda Hitit İmparatorluğu’nun başkentiydi. C: Wikimedia Commons

Deniz Kavimleri gerçek miydi?

Ancak eski Mısırlılar, istila eden bu yağmacılara “Deniz Kavimleri” demiyordu. O dönemde başka hiçbir eski kültür de böyle demiyordu. Terim, Homeros’un özgün metninde hiç geçmiyor ve o zamandan bu yana çevrilmiş hiçbir metinde de adlarına rastlanmıyor.

Bunun yerine bu terim, Doğu Akdeniz’deki Tunç Çağı uygarlıklarının çöküşünü kıt kanıtlarla bir araya getirmeye çalışan 19. yüzyıl tarihçilerinin ürettiği yapay bir kurgu.

“‘Deniz Kavimleri’ fikrini kurmak için kullanılan kanıtlar, bunların birleşik, tek bir grup ya da kültür olmadığını açıkça ortaya koyuyor” diye açıklıyor uzmanlar.

“Mısırbilimciler, ‘Deniz Kavimleri’ terimi altında bir araya getirilen en az 10 farklı grup belirledi. Ancak bu farklı grupların gerçekte nereden geldiği konusunda büyük tartışmalar var.”

Doğu Akdeniz’in büyük halklarının yerini yabancı bir istilanın aldığı fikri, aynı zamanda son derece kuşkulu bir başka fikri de besledi: büyük kentler kuran ve Batı felsefesini ateşleyen Dorlar gibi eski halkların, bir şekilde bugünün Yunanlarından ırksal olarak farklı ve onlarla ilgisiz olduğu düşüncesini.

“20. yüzyılın başındaki arkeologlar, basit istila anlatılarının, maddi kültürdeki, yani geçmişin fiziksel kalıntılarındaki değişimi açıklamaya yettiğini düşünüyordu” diye ekliyorlar.

“Bu kavram, 1930’ların çeşitli ırk kuramlarına kök saldı: Dorların kuzey Yunanistan yerine Orta-Kuzey Avrupa’dan geldiğini ve eski Yunanların, sarı saçlı, mavi gözlü Aryanlar olarak hayal edilen 20. yüzyıl Yunanlarından ırksal olarak farklı olduğunu düşünmek, dönemin ırkçılığına hizmet etti; ama eski kanıtlarda hiçbir dayanağı yok.”

Arkeolojik kayıtlar bize ne söylüyor?

Arkeolojik kanıtlar da en az yazılı kaynaklar kadar eksik. Eğer “Deniz Kavimleri” birden fazla uygarlığın çöküşünden sorumluysa, Doğu Akdeniz’in dört bir yanında sayısız kentin yıkıntıya döndüğünü görmeyi beklerdiniz. Bölge kuşkusuz olağanüstü arkeolojik alanlar bakımından yoksul değil ama bunlar bu anlatıya pek de uymuyor.

“Eski tarihten söz edilirken, eski dünyanın geniş bölgelerinde olup bitenleri aşırı basitleştirme, hem mekânı hem zamanı sıkıştırma alışkanlığı var. MÖ 12. yüzyıl boyunca Doğu Akdeniz’in büyük bölümünde toplumsal ve siyasi değişimler görülse de, her bağlam farklı ve kendine özgü nüanslar taşıyor” diye açıklıyor uzmanlar.

Araştırmacılar çöken Doğu Akdeniz bölgelerinin bir kısmında, örneğin Miken Yunanistanı ve Anadolu’daki Hitit Krallığı’nda, dış istilacıların birden gelip işgal ettiğine dair pek az açık kanıt bulunduğuna dikkat çekiyorlar.

Öte yandan, Batı Asya’nın bazı bölgelerinde, en belirgin biçimde de bugünkü Suriye’de bulunan Ugarit kentinde, korkunç bir istilaya dair bazı kanıtlar görülüyor. Ancak bu örnekler bile modern efsanelerin öne sürdüğü kadar net değil.

“Doğu Akdeniz’de yavaş bir değişime dair bazı kanıtlar var ve açık çatışma belirtileri gösteren bazı alanlar da var. Pek çok kişi basit, anlatısal bir yanıt tercih etse de, bu ne arkeolojik kanıtın karmaşıklığına ne de yaşanmış insan deneyimlerinin gerçekliğine karşılık veriyor”

Arkeolojik kayıtlar ayrıca, görünüşe göre “çöken” bu uygarlıkların pek çoğunun bir gecede toza dönüşmediğini; kültürü yavaş bir çözülme içinde dönüştürüp değiştiren köklü değişimler geçirdiğini de söylüyor.

Araştırmacılar, “‘Uygarlıkların çöküşü’ kavramını da yeniden düşünmeliyiz. Hitit uygarlığı, ‘çöküş’ten sonra da değişmiş bir biçimde sürüyor” diye dikkat çekiyorlar.

“Miken uygarlığı bir yüzyıl daha sürüyor; bu dönemde sarayların kalıntıları üzerine yeni, daha küçük yapılar dikiliyor ve nihayetinde insanlar yeni bir şeyler yapmaya başlıyor gibi görünüyor […] Göç, istila ve savaş bu sürecin bir parçası, ancak Tunç Çağı’nın çöküşünü açıklayan tek bir kesin cevap değiller.”

Peki Geç Tunç Çağı Çöküşü’nü ne tetikledi?

Tüm bunları bir başka biçimde ifade etmek gerekirse, MÖ 1.177 yılı dolaylarında Doğu Akdeniz’i dize getiren tek bir istilacı güç yoktu.

Bunun yerine görülen şey, öncelikle ani iklim değişimleri, depremler ve hastalık gibi doğal güçlerin, ayrıca savaş ve teknolojik dönüşümler gibi insan kaynaklı değişimlerin yol açtığı çok boyutlu bir sistem çöküşü.

Denizden gelen istilacılar bu karmaşanın içinde kısa bir konuk rolü oynamış olabilir ama başrolde değillerdi.

“Onları hâlâ bu anlatıya yerleştirmeye çalışılması, kısmen 19. ve erken 20. yüzyıllara uzanan bir geleneğin kalıntısı. Gerçekte, uygarlık çöküşü basitçe bir istila terimleriyle açıklanamaz” diye ekliyor uzmanlar.

“Bazı siyasetçilerin ve yorumcuların, modern toplumun belirli katmanlarının yaşadığı zorlukları açıklamak için pazarladığı şeye bir bakın yeter. Basit anlatılar her zaman şüphelidir.”

Nolan’ın büyük sürprizi

Nolan’ın filminin sonundaki sürprize gelince, yani Odysseus ile geri dönen askerlerinin aslında bizzat o kıyameti koparan Deniz Kavimleri olduğu iddiasına, tarihçi ve arkeologlar iki kat şüpheyle yaklaşıyor.

Bunun, Mısır yazıtlarında ima edilen “Deniz Kavimleri”nin bir kısmının aslında Yunan olduğu yönündeki, ısrarlı ama tartışmalı bir kurama zekice bir gönderme olabileceğini söylüyorlar.

Ancak bunun, Nolan’a hak ettiğinden fazlasını yüklemek olabileceğinden şüpheleniyorlar. Yönetmen, bir efsaneyi gerçek tarihsel olaylara bağlamaya çalışarak, bir anlamda onu “efsanelikten çıkarıp” öyküye kötülük ediyor sayılabilir. Aslında öneriye göre, The Odyssey’i gerçekliğin akılcı bir tekrarı olarak değil, tuhaf ve capcanlı doğaüstü güçlerle dolu muhteşem bir masal olarak sunmak daha iyi olurdu.

“Filmde Odysseus ayrıca ‘Tunç Çağı’nın sona erişinden de söz ediyor ki bu da yine rahatsız edici. Canavarları, sirenleri ve cadıları gururla barındıran bir filmde, bu öyküyü tarihselleştirme girişimi ve oturmuyor” diye açıklıyor uzmanlar.

“Antik Yunanların, örneğin büyük bir tahta at içeren bir hile gibi hikâyeler uydurabileceğini kabul etmek yerine, böylesi hayal uçuşlarına neyin ilham vermiş olabileceği bulunmaya çalışılıyor.”

“Görünüşe göre hepsinin amacı, insanın hayal gücünü baltalamak.”

Arkeofili editöryel servisi. İletişim: arkeofili@gmail.com

 

Bloga dön

Kazı Notları’na Katılın

Yeni kitaplar, dergi sayıları ve arkeoloji dünyasından seçmeleri kaçırmayın.

Sosyal Medya