2026 Eylül Ayında Öne Çıkan 10 Arkeoloji Haberi
2026 Eylül Ayında Öne Çıkan 10 Arkeoloji Haberi
Paylaş
www.arkeofili.com
Kaçırmış olanlar için 2026 yılının Eylül ayında Türkiye’de ve dünyada dikkat çeken arkeolojik keşifleri bu listede derledik.
10- Çin’de Denisovalılara Ait İlk Kol Kemiği
Çin’deki mağarada Denisovalılara ait ilk doğrulanmış kol kemiği bulundu. Burası, Sibirya dışındaki en zengin Denisovalı fosilini barındırıyor.

Bianfu Mağarası’nda bulunan kol kemiğinin ve onun sanal rekonstrüksiyonunun (alt sıra) farklı görünümleri.
Bugüne dek yalnızca bir avuç Denisovalı fiziksel kalıntısı ele geçirildi. Bunların arasında parmak kemikleri, kaburgalar, dişler, çene kemikleri, birkaç kafatası ve birkaç bacak kemiği yer alıyor. Ancak şimdi Çin’deki araştırmacılar, ön koldaki iki uzun kemikten biri olan ilk Denisovalı radius’unu keşfettiklerini bildiriyor. Yeni fosil, oldukça dikkate değer koşullar altında belirlendi. Güneybatı Çin’deki Yunnan’da, birkaç tortu katmanında bulunan 60.000’den fazla kemik parçası barındıran, Bianfu Mağarası adlı bir alan var. Bu iskelet kalıntılarının büyük çoğunluğu insan dışı hayvanlara aitti. Ancak araştırmacılar, yaklaşık 167.000 ile 134.000 yıl öncesine tarihlenen 22 olası hominin kalıntısını belirlemek için yeni bir yöntem kullandı.
9- İspanya’nın Şarabını Romalılar Değil Fenikeliler Getirmiş
Üzüm tohumlarının DNA’sı, İspanya’da bağcılığın Romalılardan yüzyıllar önce, yaklaşık 3.000 yıl önce Fenikelilerle başladığını gösteriyor.

Huelva’dan üzüm çekirdekleri. C: Guillem Pérez Jordà
Arkeolojik 28 üzüm tohumundan elde edilen antik DNA, İspanya’da bağcılığın; Romalılar yarımadaya adım atmadan yüzyıllar önce, yaklaşık 3.000 yıl önce doğu Akdeniz’den gelen kolonistlerle başladığını gösteriyor. Çalışma ayrıca, biri bin yıldan uzun süredir kesintisiz yetiştirilen, bugün hâlâ yaşayan üzüm çeşitlerini de belirledi. Sonuçlar yarımadada bulunan en erken kültür çeşitlerinin, doğu Akdeniz’de çoktan evcilleştirilmiş üzümlerle genetik olarak akraba olduğunu gösterdi ve her şey, bunların yaklaşık 3.000 yıl önce yarımadanın güneyine ve doğusuna yerleşen kolonistlerle geldiğini düşündürüyor.
8- 1.900 Yıllık Yazıt, Roma’nın Yıldırım Kültünü Kanıtladı
Hadrianus Villası’nda bulunan bir yazıt, Romalıların düşen yıldırımları tanrı Summanus’a bağlayıp kutsal sayarak gömdüğü ritüeli belgeledi.

Bulunduğu yerdeki FVLGVR SVBMANIVM yazıtı. C: Ministero della Cultura
Hadrianus Villası’nın sessiz bir köşesinde, “Amfitiyatro” adı verilen yapı ile alçak bir volkanik tüf taşı seki arasına sıkışmış, yaklaşık 40’a 35 santimetre boyutlarında mermer bir levha duruyor. Bu levha yaklaşık 1.900 yıldır yerinden kıpırdamadı. Bu levhanın üzerine büyük harflerle yazılmış iki satır, arkeologların neden heyecanlı olduğunu açıklıyor: FVLGVR SVBMANIVM, yani “Summanus’un yıldırımı.” Summanus, gece gökyüzü yarıldığında hesap vermeniz gereken Roma tanrısıydı. Araştırmacılara göre bu yapı, tam da bir yıldırımın yere düştüğü yere inşa edilmiş. Bu inşa, bir bidental’in işareti olabilir: yani Romalıların, ilahi olanın dokunduğu bir noktayı çevirip korumak için kullandığı kutsal muhafaza.
7- Kütüphanedeki Bir Kitaptan 1.700 Yıllık Odysseia Parçası Çıktı
Hollanda’daki bir kütüphane koleksiyonunda, Homeros’un Odysseia’sından 1.700 yıllık bir parşömen parçası bulundu.

Bir araştırmacı, Hollanda’daki Utrecht Üniversitesi kütüphanesinde bulunan bir kitapta “Odysseia”dan bir parça keşfetti. C: Utrecht University
Radboud Üniversitesi’nden Yunan edebiyatı uzmanı Prof. Mark de Kreij parçayı, Utrecht Üniversitesi kütüphanesinin 20. yüzyılın ortalarında satın aldığı erken Hıristiyan el yazmalarını ve Mısır metinlerini incelerken fark etti. Yalnızca yaklaşık 6,6’ya 7,7 santimetrelik parça, destanın 12. Kitabı’ndan dizeler içeriyor. Bu dizeler, Odysseus’un adamlarının güneş tanrısı Helios’un “ölümsüz” sığırlarını öldürüp yemesinin ardından yaşananları anlatıyor: Helios tanrılardan öç ister ve Zeus, gemiyi yok ederek Odysseus dışında herkesi öldürür.
6- Yılan Başlı Kap, Frigya Kökenli Bir Roma Kültüne İşaret Ediyor
İspanya’da bulunan iki başlı yılan kulplu bir kap, Trakya ve Frigya kökenli gizemli Sabazios kültünün Roma kırsalına dek ulaştığını gösteriyor.

160 mm uzunluğundaki Sabazios vazo parçasının üç boyutlu rekonstrüksiyonu. C: Universitat de Girona
Antik Romalılar son derece dindar ve batıl inançlı bir halktı. Kimileri resmi, kimileri gizli düzinelerce külte tapıyorlardı. Bunlardan biri, Trakya ile Frigya’dan gelen bir tanrı olan Sabazios’a adanmıştı. Yeni bir çalışma, kuzeydoğu İspanya’daki Collet’te bulunan bir Roma villasında bir kaba ait parçaların keşfedildiğini bildiriyor. Kırık parçalar arasında, ağız kısmının bir bölümü ve iki başlı bir yılan biçimindeki bir kulp yer alıyordu. Buluntu, bu az bilinen kültün, Roma İmparatorluğu’nun bu kesimindeki kırsal alanlara dek ulaştığını düşündürüyor.
5- Chihuahuaların Kısmen Çakal Olduğu Ortaya Çıktı
Yeni bir genetik araştırma, en küçük köpek ırklarından Chihuahua’nın kısmen yabani çakal olduğunu ortaya koyuyor.

Chihuahua’lar. C: Wikimedia Commons
hihuahua ırkı Meksika’da ortaya çıktı, ancak bugün dünya genelinde popüler bir insan dostu. Çakal genleri, Chihuahua’nın atalarına kazara girmiş olabilir. Bunlar aynı zamanda, iki hayvanı melezleştirmeye yönelik, belki de çok kuşak önce yapılmış bilinçli girişimlerin sonucu da olabilir. Çakallar, boz kurttan biraz daha küçük, Kuzey Amerika’ya özgü yabani bir köpekgil türü. Çakal genlerinin, İngiltere ve ABD’nin en popüler köpekleri arasında yer alan çok daha küçük Chihuahua’da bulunması, evcil köpeklerin inanılmaz çeşitliliğini ve farklı tarihlerini gözler önüne seriyor.
4- En Eski Uyuşturucu Kullanımı 25.000 Yıl Öncesine Uzanıyor
Endonezya’da iki avcı-toplayıcının dişlerindeki oyuklar, buzul çağında diş ağrısı için betel cevizi çiğnediklerini gösteriyor.

Endonezya’nın Sulawesi kentinde bulunan bu tarihöncesi avcı-toplayıcıya ait kafatası, betel cevizi çiğnemekten kaynaklanan aşırı diş aşınması belirtileri gösteriyor. C: Fakhri
Yeni bir çalışmaya göre, dünyada bilinen en eski düzenli madde kullanımının izi, buzul çağı avcı-toplayıcılarının nöroaktif bir madde içeren palmiye tohumları olan betel cevizini çiğnediği bir Endonezya adasına uzanıyor. Bilim insanları bu keşfi, tarihöncesine ait iki avcı-toplayıcının dişlerindeki tuhaf oyukları inceledikten sonra yaptı. Yeni çalışmaya göre bu derin oyuklar, büyük olasılıkla diş ağrısının acısından kurtulmak için düzenli olarak betel cevizi (Areca catechu) çiğnenmesinden kaynaklanıyordu.
3- Hattuşa’da Kadeş Antlaşması’nın Yeni Bir Nüshası
Çorum Hattuşa’daki Büyükkale kazılarında bulunan çivi yazılı bir tabletin, Kadeş Barış Antlaşması’nın nüshalarından biri olduğu belirlendi.

Hattuşa’da bulunan tablet, Kadeş Barış Antlaşması’nın nüshası çıktı. C: Kültür ve Turizm Bakanlığı
Çorum’daki Hitit başkenti Hattuşa’da, Büyükkale kazılarında bulunan çivi yazılı bir tablet parçasının, Kadeş Barış Antlaşması’nın nüshalarından birine ait olduğu bilimsel incelemelerle belirlendi. Yaklaşık bir yıl süren çalışmanın sonucunda, parçanın antlaşmanın bir ülkeden diğerine sığınan insanlara yönelik hükümlerine ait satırlar içerdiği ortaya konuldu. Yeni buluntuda, antlaşmanın 12-20. maddelerinde ele alınan; iki tarafın, ülkelerinden kaçıp diğer ülkeye sığınan insanlara yönelik muamelesini düzenleyen hükümlere ait satırlar yer alıyor.
2- Balıkesir’de Zümrüt Adlı Kedi ve Okyanus Adlı Köpek Mozaiği
Balıkesir’deki Adramytteion Antik Kenti’nde bulunan Roma mozaiği, “Zümrüt” adlı bir kedi ile “Okyanus” adlı bir köpeği betimliyor.

Mozaik tabanın bir bölümünde, Zümrüt adında açık renkli bir kedi, mavi-yeşil bir minder üzerinde dinlenirken tasvir edilmiş. C: H. M. Özgen/Adramytteion Research Archive
Yaklaşık iki bin yıl önce varlıklı bir Romalı; iki sevilen ev hayvanını, Zümrüt adlı bir kediyi ve Okyanus adlı bir köpeği betimleyen ayrıntılı, çok renkli bir taban mozaiği sipariş etti. Mozaik, arkeologların yakın zamanda Türkiye’nin Ege kıyısındaki antik Adramytteion kentinin altından gün yüzüne çıkardığı bir villanın başlıca öğelerinden biriydi. Odanın ortasında yer alan mozaik yaklaşık 5 metreye 3,6 metre boyutlarında ve üç sıra halinde düzenlenmiş 15 panel içeriyor. Mozaikte betimlenen hayvanlardan yalnızca ikisinin adı var. Mavi-yeşil bir minderin üzerinde oturan soluk renkli bir kedi ve koşan ya da sıçrayan bir köpek. Araştırmacılar, Zümrüt ile Okyanus’un, özellikle birer ev hayvanı olmasalar bile büyük olasılıkla villanın sakinlerince tanındığını; mozaikteki betimlemelerinin, tanıdık birer sahiplik ve hane kimliği işareti olarak işlev görmüş olabileceğini yazıyor.
1- Bütün Yollar Roma’ya Değil, Ankara ve Antakya’ya Çıkıyormuş
Türkiye’deki Antakya, Ankara ve İstanbul gibi antik kentler, Roma İmparatorluğu’nun yol ağında başkent Roma’dan daha iyi bağlantılıydı.

Roma’nın Tiber Nehri’nin ağzındaki liman kenti Ostia’nın antik sokakları bugün hâlâ görülebiliyor. C: Tom Brughmans
Roma İmparatorluğu’nun yol sistemine ilişkin kapsamlı bir araştırma, antik çağda başka birçok kentin başkent Roma’dan daha iyi bağlantılı olduğunu gösteriyor. Çalışmaya göre, Türkiye’de yer alan Antiocheia (Antakya), Ancyra (Ankara) ve Byzantion (İstanbul) ile Yunanistan’daki Korinthos, karayoluyla seyahat edenler için Roma’dan daha iyi konumlanmıştı. Hatta imparatorluğun karayoluyla en önemli ara güzergâhı Roma’dan geçmiyor; Antakya, Ankara ve İstanbul üzerinden ilerliyordu. Çalışmanın yazarlarına göre bunun nedeni Roma’nın konumuydu. İtalyan Yarımadası, imparatorluğun yol ağının adeta bir uzantısı ve Roma bu uzantının ortasında kalıyor. Peki Roma önemsiz miydi? Hayır. Ancak merkezi konumu yollarından değil, Akdeniz’in ortasında, başlıca deniz ticaret yollarının kesişiminde bulunmasından geliyordu.