Finlandiya’nın En Büyük Viking Gümüş Koleksiyonu Bulundu

Önceki gönderi

Sonraki gönderi

Buz Adam Ötzi’nin Artık Bir Dijital İkizi Var
Dinozor Dışkısındaki Tüy, Kuşların Nasıl Sağ Kaldığını Gösteriyor

Dinozor Dışkısındaki Tüy, Kuşların Nasıl Sağ Kaldığını Gösteriyor

Dinozor Dışkısındaki Tüy, Kuşların Nasıl Sağ Kaldığını Gösteriyor

www.arkeofili.com

Dinozor dışkısında korunan 66 milyon yıllık bir tüy, kuşların kitlesel yok oluştan neden sağ çıktığına dair önemli bilgiler veriyor.

Dinozor dışkısında korunmuş fosil tüy. C: O’Connor et al. 2026.

Yaklaşık 66 milyon yıl önce bir dinozor, belki bir T. rex ya da bir Nanotyrannus, bir kuş yedi. Bu öğünün fosilleşmiş dışkı biçimindeki kaydı günümüze ulaştı ve dinozorlar çağından bulunmuş en iyi tüy örneğini korudu. Araştırmacılar, Current Biology dergisindeki yeni bir çalışmada bu tüyü inceleyerek, kuşların, 66 milyon yıl önceki kitlesel yok oluştan sağ çıkan tek dinozor grubu olmasını açıklamaya yardımcı olan ipuçları bulduklarını bildirdi.

Yeni makalenin başyazarı ve Chicago’daki Field Müzesi’nde fosil sürüngenler yardımcı küratörü olan Jingmai O’Connor, bunun, böylesine beklenmedik bir kaynaktan gelen, son derece güzel ve iyi korunmuş bir tüy olduğunu; paleontolojideki bu büyük soruyu yanıtlamaya yardımcı olabilmesinin heyecan verici olduğunu söylüyor.

Kuşlar, özelleşmiş bir dinozor türü ve uzun zamandır varlar. Bilinen en erken kuş, 150 milyon yıl öncesinden Archaeopteryx ve kuşlar, yaklaşık 100 milyon yıl boyunca evrimleşmeyi ve diğer dinozorlarla bir arada yaşamayı sürdürdü. Dünya’nın 66 milyon yıl önce bir göktaşıyla çarpışmasının ardından, neredeyse tüm kuşlar da dahil olmak üzere neredeyse tüm dinozorların soyu tükendi. Ancak bir kuş grubu olan Neornithes, hayatta kaldı ve bugün yaşayan her kuş, onların bir soyundan geliyor.

Paleontolojideki en büyük gizemlerden biri, diğer tüm kuşlar ve diğer tüm dinozorlar yok olurken bu küçük kuş grubunun neden sağ çıktığı. O’Connor, bu soruyu yanıtlamaya çalışmak için yıllarını fosil kuşları inceleyerek geçirdi. Ancak fosilleşmiş dışkı, yani koprolit içinde korunmuş tüyleri ilk kez inceliyor.

Montana’da rastlantısal bir buluntu

O’Connor, bildiği kadarıyla, hiç kimsenin koprolitlerde tüy aramayı ya da tüy incelemeyi daha önce akıl etmediğini; bu yüzden bu projenin gerçekten heyecan verici olduğunu söylüyor.

Fosilin kendisi 2016’da gün yüzüne çıktı. O sırada Washington Üniversitesi Burke Müzesi’nde araştırma bilimcisi, Hell Creek Projesi koleksiyon yöneticisi ve makalenin ortak yazarı olan David DeMar Jr., kuzeydoğu Montana’da saha çalışması yürütüyordu.
DeMar, kayalık bir yüzeye tırmanıp balık fosilleri toplarken, yaklaşık bir golf topunun yarısı büyüklüğünde, koyu, kızılımsı kahverengi bir yumruyla karşılaştığını anlatıyor. DeMar, onu alıp yüzeyini el büyüteciyle taradığını ve işte o zaman gördüğüne inanamadığını söylüyor: minik bir fosil tüy. DeMar, Hell Creek Formasyonu’nda, 150 yılı aşkın arama çalışmasının ardından bile henüz tüy bulunmamış olduğu için, bu keşif konusunda temkinli bir iyimserlik taşıdığını belirtiyor.

Laboratuvara döndüklerinde araştırmacılar, örneğin mineral bileşimini inceledi ve BT taramalarını yaptı. Bu, esasen, bir nesnenin içeriğini ortaya çıkarmak için dijital olarak üst üste yığılan binlerce X-ışını demek.

Eski bir dalıcı kuşu avlayan bir tiranozorun illüstrasyonu. C: Andrey Atuchin

Taramaların ortaya çıkardıkları

Makalenin ortak yazarı ve Montana’nın Ekalaka kentindeki Carter County Müzesi’nde paleontolog olan Nate Carroll, “Tezim için Birmanya kehribarı içinde incelediğim pek çok tüy örneğine kıyasla korunma durumu daha iyi olsa da, bu örnek bir kayanın içindeydi; üstelik kayda değer olmayan, sıradan bir kayaydı” diyor. “Bir fosilleşmiş dışkı olabileceğinden şüpheleniyordum; ancak örneği mikro-BT tarayıcısına yerleştirdiğimizde, bu fosil dışkının içindeki tüy yapısı tüm ayrıntılarıyla ortaya çıktı” diyor.

Carroll, verileri işledikleri her saatin, çarpıcı üç boyutlu görüntülerde bir tüy, bir pul, bir kemik daha ortaya çıkardığını söylüyor. Carroll, üç boyutlu tüy verisinin başlıca kaynağı olarak uzaktaki kehribar madenlerine dayanan biri olarak, kendi eyaletinden gelen fosil dışkının böylesine olağanüstü örnekler verebildiğini fark etmenin bir dönüm noktası olduğunu ekliyor.

Koprolit; birden fazla tüy, bir turna balığından gelen minik balık pulları ve bir hesperornithiform kuşa ait bacak kemikleri içeriyordu. Kemikler ve tüyler bir arada bulunduğu için, tüylerin o kuştan geldiğini varsaymak akla yatkın.

O’Connor, hesperornithiformların, ekolojik olarak dalgıç kuşlarına benzeyen sucul kuşlar olduğunu söylüyor. O’Connor, çoğunun uçamadığını; bunun yerine, balık gibi şeyleri avlamak için suya dalmakta özelleşmiş ayaklarını kullandığını belirtiyor. O’Connor, tüylerin, bugün yaşayan sucul kuşlarda gördüğümüz, su altında bulunmaya yönelik uyarlanmalar sergilediğini ekliyor.

Hesperornithiformlar, kitlesel yok oluştan sağ çıkan ve bugün hâlâ yaşayan Neornithes kuşlarının yakın kuzenleri; ancak kendileri Neornithes’in bir parçası değildi.

O’Connor, Kretase’de yaşayan en yaygın kuşların, enantiornithinler adı verilen bir grubun parçası olduğunu; modern Neornithes kuş kolunun bu gruptan ayrı olduğunu, hesperornithiformların da öyle olduğunu söylüyor.

David DeMar, Jr., 2016’daki keşif gününde, koprolit parçası içindeki açığa çıkmış fosil tüyü tutarken. C: David DeMar, Jr.

Bir hayatta kalma ipucu olarak tüyler

Bazı bilim insanları, kuş ailesinin Neornithes kolunun, suya yakın yaşadığı için hayatta kaldığını; bu yaşam alanına ilişkin bir şeyin, onları kitlesel yok oluşun etkilerinden korumaya yardımcı olduğunu öne sürmüştü. Ancak hesperornithiformlar da suyun yakınında yaşıyordu ve soyları tükendi. Dolayısıyla, Neornithes’in sağ çıkan tek kuş grubu olmasını açıklayacak başka bir neden olmalı. O’Connor, başlıca nedenlerden birinin, tüylerindeki farklılıklarla ilgili olduğunu düşünüyor.

O’Connor, bu kuşların sahip olduğu tüy türlerinin ve/veya bu tüyleri döküş biçimlerinin, Kretase sonu kitlesel yok oluşunun temel nedenlerinden biri, yani esasen bazı kuşların neden yok olduğunun ve diğerlerinin neden hayatta kaldığının nedenlerinden biri olabileceğini düşündüklerini söylüyor.

Dışkıda bulunan tüyler, bugüne dek bulunan ilk hesperornithiform tüyleri ve özellikleri, enantiornithinlerin tüyleri ile modern kuşların tüyleri arasında bir orta noktayı temsil ediyor gibi görünüyor.

O’Connor, bu dalgıç kuşların tüylerinden bazılarının modern görünümlü ve su geçirmez olduğunu; fakat aynı zamanda, dinozorlar ve enantiornithinlerle ilişkilendirdiğimiz, daha küçük, tüylü ve ilkel bazı beden tüyleri de taşıdıklarını söylüyor.

Bir kuşun bedenindeki tüyler, onu soğuktan yalıtmaya yardımcı olur. Eğer hesperornithiformların ve enantiornithinlerin tüyleri, bedenlerini sıcak tutmakta Neornithes’in tüyleri kadar iyi değilse, bu, söz konusu grupların, 66 milyon yıl önceki göktaşı çarpmasının ardından gelen “çarpma kışından” sağ çıkma yeteneklerinde önemli bir etken olmuş olabilir.

Ve hesperornithiformlar ne neornithin ne de enantiornithin olduğundan, dışkıdaki tüylerin keşfi, bu dalgıç kuşların neden yok olduğunu açıklamaya da yardımcı oluyor.

O’Connor, hesperornithiformların, yalıtım için modern tüysü (plumaceous) tüyler kadar verimli olmayabilecek ilkel tüy türlerini koruduğunu; bunun da, enantiornithinlerle birlikte neden yok olduklarını açıklayabileceğini söylüyor.

BT taramaları için yeni bir hedef

Washington Üniversitesi’nde profesör, Burke Müzesi’nde omurgalı paleontolojisi küratörü ve çalışmanın ortak yazarı olan Greg Wilson Mantilla, çalışmanın bulgularının önemli olduğunu söylüyor; çünkü kuş fosillerini nadiren, tüylerini ise daha da nadiren buluyoruz ve bu, kuş biyolojisinin bu kilit yönünün evrimine dair çok önemli bilgiler veriyor. Wilson Mantilla, bunun da ötesinde, büyük bir fosilleşmiş dinozor dışkısının içinde bulunan bu kuş tüylerinin, bize 66 milyon yıl önceki avcı-av etkileşimlerine dair inanılmaz bir pencere açtığını belirtiyor.

O’Connor için çalışma, paleontolojinin bir gizemi çözmeye ne kadar benzediğini de gözler önüne serdi.

O’Connor, genellikle büyük taş levhalarda korunmuş fosillerle çalıştığını; iskeletin tümünün, hatta yumuşak dokunun bile korunduğunu, bunların işini kolaylaştırdığını söylüyor. O’Connor, ancak bu projede yola çıkacakları tek şeyin bu koprolit ve içeriği olduğunu; bunun da kendisini, tüm bu küçük ipuçlarını bir araya getiren bir dedektif gibi hissettirdiğini belirtiyor.

O’Connor, daha önce hiç kimse koprolitlerdeki tüyleri incelemediği için, bunun tümüyle yeni bir araştırma yolu açtığını söylüyor. O’Connor, bu koprolite bakmayı yalnızca, tüyü açıkta bırakacak biçimde ikiye ayrılmış olması sayesinde akıl edebildiklerini; bunun tam anlamıyla şans eseri olduğunu belirtiyor. O’Connor, daha fazla bilim insanının koprolitleri BT taramasından geçirmeye ve içlerinde ne olabileceğini görmek için onlara daha yakından bakmaya başlamasını umduğunu ekliyor.


Field Museum. 10 Eylül 2026.

Makale: O’Connor J., et al. 2026. 

 

 

Bloga dön

Kazı Notları’na Katılın

Yeni kitaplar, dergi sayıları ve arkeoloji dünyasından seçmeleri kaçırmayın.

Sosyal Medya